02 Eylül 2007 Pazar
Publié par
binboga
à l'adresse
Pazar, Eylül 02, 2007
0
commentaires
Liens vers ce message blog
Halaçoğlu, Dönmelerin İsimlerini Açıklamalıdır
Publié par
binboga
à l'adresse
Pazar, Eylül 02, 2007
0
commentaires
Liens vers ce message blog
15 Ağustos 2007 Çarşamba
Dilin Yapısı ve Toplumun Yapısı
Birikim Dergisi
Oysa, yakın zamanda bile, bu ilişkileri tekrar tekrar inceleyenler dil ile toplum arasında gerçekte her ikisinin yapısının birbirine benzediğini gösterecek hiçbir bağıntı olmadığı sonucuna vardılar. Bu hemen görülebilen ve pek iyi bilinen bir şey. Gerçekten, dünyaya bir göz attığımızda, benzer yapıdaki dillerin birbirlerinden çok değişik toplumlarca kullanıldığını görürüz. Bu, ortak dillerin yayılması denilen olayın, yani yapıları parçalanmamış ya da değişmemiş olan farklı toplumların aynı dili benimsemelerinin sonucudur. Buna karşılık, çok ayrı türden dillerin, aynı toplumsal düzeni paylaşan toplumlar içinde yaşayıp geliştik-leri de tarihte görülür. Gözlerimizi açıp bu ayrı türden dillerin temelde aynı yapıya sahip toplumlarca, Slav, Fin-Uygur, Germen ya da Romen dillerinin kullanıldığı Avrupa'nın doğu yarısındaki karşılıklı durumlarını görmek yeter.
Tarihî evrimi göz önüne alırsak, toplum ile dilin evrimlerinin birbirlerinden ayrı olduğu da görülür. Bir dil, en derin toplumsal çalkantılarda bile değişmeden kalır. Rus toplumunun yapısı 1917'den bu yana derinden derine değişti, söyleyebileceklerimizin en azı bu, oysa Rus dilinin yapısında böyle bir değişimi andıracak hiçbir şey olmadı.
Kaç kez tekrarlanmış olan bu gözlemlerden, toplumun da, toplumun içerdiği kültürün de dilden bağımsız olduğu duygusu doğuyor, dilbilimciler de, antropologlarda, sık sık dile getirmişlerdir bu duyguyu.
Bu gerçeklerin iki yönünü de bilen biri, Sapir, bütün kültür düzeylerinde sonsuz sayıda değişkenlik gösteren karmaşık ve basit dil türlerine raslanabileceğini ve, aynı dili kullandıklarına göre, bu açıdan Platon'la Makedonyalı bir domuz çobanı arasında fark olmadığını ileri sürer. Öyleyse dil ile toplumun eşbiçimli olmadıkları yapılarının birbirine tekabül etmediği, değişkenliklerinin birbirlerinden bağımsız olduğu sonucuna varmak ve bu uyumsuzluğu belirtmekle yetinmek gerekiyor.
Fakat başka yazarlar da, dilin, toplumun aynası olduğunu, toplumsal yapının özelliklerini ve farklılıklarını yansıttığını, hattâ toplumdaki ve toplumun ayrıcalıklı bir anlatım yolu olan kültürdeki değişmelerin en iyi göstergesi olduğunu savunuyorlar, bunlar da açık gerçekler. Bu bakış açıları kolay kolay uzlaştırılamaz. Ne olursa olsun, sorunun hiç de basit olmadığını gösteriyorlar (gerçekten de toplum içinde dilin yeri sorunu, temel bir sorundur). Bugüne kadar tartışıldığı biçimiyle sorunun bizi bir çözüme yaklaştırmadığını da gösteriyorlar.
Gerçekte, karmaşıklıklarının incelenmesinde daha bir sonuca ulaşılmamış dev kavramlarla, toplum ve dil ile karşı karşıyayız. Bu iki kendilik arasında, şu toplumsal yapıya şu dilsel yapının denk düştüğünü gösterecek tek yönlü bağıntılar aramak düşüncesi, olayları çok basit bir biçimde ele alan bir bakış açısını açığa vurur. Bunlar elbette eşbiçimli büyüklükler değildir, bu onları ayıran yapısal örgütlenmelerindeki farklılıklarında da görülür.
Dil yapısının temeli, ayırıcı birimlerden oluşur. Bu birimler şu niteliklerle tanımlanır: ayırıcıdırlar, sayıları sınırlıdır, birbirleriyle değişik düzenlenişlere girerler, aralarında bir hiyerarşi vardır.
Toplumun yapısı bu şemaya indirgenemez; ikili bir niteliğe sahiptir. Bir yanda, akrabalık sistemi denilen, bağıntılar sistemi, öte yanda, ise bir bölümlenmeler sistemi olan başka bir bağıntılar sistemi vardır: üretim işlevlerinin düzenlediği toplumsal sınıflar sistemi. Bireyler de, bireylerden oluşan farklı topluluklar da, dilinkileri andıran birim ve birim topluluklarına yerleştirilemezler. Çoğu zaman aileden toplumsal birim diye söz edilir. Bu bir eğretilemedir, olguların temelini gizlememesi gerekir. Toplum bu türden bir birimler toplulaşması, aileler toplulaşması değildir ve aile topluluklarının dildeki anlamlı birimler toplulaşması ile en ufak bir benzerlikleri yoktur.
Öyleyse toplumun oluşturucu öğeleri ile dilin oluşturucu öğeleri arasında yapı açısından da, nitelik açısından da bir uyarlık bulunmadığını belirtmek gerekir. Fakat gerçekte bu biraz basit bir bakış açısıdır, aşılması gerekir. Dil kavramıyla toplum kavramı karşılaştırılmaya kalkışıldığında, bu kavramların içermelerinin (ima ettiklerinin) bilincine varmak gerekir. Böylece, dil terimi ile toplum teriminin iki anlamının birbirine karıştırıldığını belirtmek ve bunu düzeltmek gerekir.
Bir yanda, ampirik, tarihî veri olarak toplum var: Çin toplumundan, Fransız toplumundan, Asur toplumundan söz edilir. Öte yanda ise, insanların varoluşunun ilk koşulu ve temeli olan, insan toplulukları biçiminde toplum var. Aynı şekilde, tarihî, ampirik dil olarak, Çin dili, Fransızca dili, Asur dili olarak dil ile, anlamlı biçimler sistemi ve bu bildirişimin ilk koşulu olan dil arasında bir ayrım yapmak gerekir.
Bu ilk ayrımla, kendiliklerin her birinde iki düzey: tarihî ve temel düzeyler, birbirinden ayrılır. Bu durumda, dil ile toplum arasında bulunabilecek bağıntılar sorununun her iki düzeyde de ortaya çıktığı ve ancak iki ayrı çözüm gerektirdiği görülür. Tarihî bir dil ile tarihî bir toplum arasında, gereklilik biçiminde bir bağlılaşım ilişkisi kurulamayacağını gördük, ama temel düzeyde, birtakım benzeşimler kolayca görülebilir. Kimi özellikler, bu düzeyde, ama yalnız bu düzeyde, dil ve toplum için ortaktır. Dil ve toplum, insanlar için bilinçsiz gerçekliklerdir, her ikisi de doğayı, deyim yerindeyse doğal ortamı ve doğal anlatımı belirler, bunlar başka türlü tasarlanamaz, yoklukları düşünülemez. Her ikisi de her zaman için geçmişin bir mirasıdırlar ve bu temel düzeyde, dilin işleyişinde ve toplumun pratiğinde, ne biri, ne de öteki için bir başlangıç tasarlanabilir. Her ikisi de insanların istemiyle değiştirilemez.
Öyleyse birinin [dilin] analiziyle ötekinin [toplumun] analizine ışık tutmak için dil ve toplum ilişkisini nasıl ele alabiliriz? Bu ilişki yapısal bir bağlılaşım ilişkisi olmayacaktır, çünkü insanların örgütlenmesinin dilin örgütlenmesine benzemediğini gördük. Bu ilişki tipolojik de olmayacaktır, dilin türü ister tek heceli, ister çok-heceli, sessel [tonal] ya da morfolojik olsun, toplumun özgül niteliği üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Bu ilişki, genetik ya da tarihî de olamayacaktır, çünkü birinin doğumunu ötekinin doğumuna bağımlı kılmıyoruz. Dil, insan topluluğunun bağrında doğar ve gelişir, toplum ile aynı süreç aracılığıyla, geçim araçları üretme, doğayı değiştirme ve araçların sayısını artırma çabasıyla kurulur.
Tıpkı toplumun maddî ve düşünsel etkinlikleri içinde farklılaşması gibi, dil de bu toplu çalışma içinde ve bu toplu çalışma ile farklılaşır, etki derecesini yükseltir. Dili burada yalnızca toplumun analizine yarayacak bir araç olarak düşünüyoruz. Bu amaçla, dil ile toplumu göstergebilimsel bir ilişki, yani yorumlayıcının yorumlanana ilişkisi biçiminde, senkroniye yerleştireceğiz. Ve birbirine bağlı şu iki önermede bulunacağız: ilk olarak, dil toplumun yorumlayıcısıdır; ikinci olarak, dil toplumu içine alır.
Dili toplumun yorumlayıcısı olarak gösteren birinci önermenin doğrulanmasını dilin toplumu içine aldığını kesinleyen ikinci önerme sağlar. Doğrulama iki biçimde yapılabilir: ilk olarak, ampirik biçimde, dilin yalıtılabileceği, toplum içinde kullanımıyla ve kültürü oluşturan toplumsal tasarım ve normlarla olan ilişkilerine başvurmaksızın kendi başına betimlenebileceği ve incelenebileceği olgusuyla. Oysa kültürü ve toplumu dilsel anlatımları dışında betimlemek imkânsızdır. Bu anlamda, dil toplumu içine alır, ama toplum dili içine almaz.
İkinci olarak (bu noktaya az sonra yeniden döneceğim), dil, toplum ile birey arasındaki farklılaşmanın zorunlu ve değişmez temelini sağlar. Dilin kendisi diyorum, her zaman ve zorunlu olarak.
Dilin toplumu yorumlamasını ele alalım. Toplum dil içinde ve dil ile anlamlı duruma gelir; toplum dilin en gerçek “yorumlananı”dır. Yorumlananı her şeyden önce ve tam anlamıyla var etmek ve kavranabilir bir kavrama dönüştürmek olan bu yorumlayıcı rolünü yerine getirebilmesi için, dil, topluma ilişkin iki koşulu yerine getirmelidir. Bu toplum, üretim koşullarıyla tekniğin biçimlendirdiği kurumlaşmış insan doğası olduğuna göre, toplum kimi zaman yavaş, kimi zaman çok hızlı, fakat aralıksız bir evrim geçirmeye ve farklılaşmaya yatkındır. Fakat yorumlayıcı, bir yandan yorumlananda ortaya çıkan değişiklikleri saptayabilecek, belirtebilecek ve hattâ yönlendirebilecek durumda kalırken, bir yandan da aynı kalmak zorundadır. Bu genel bir göster-gebilim koşuludur. Koymak istediğim göstergebilim ilkesi şu: iki göstergebi-limsel sistem, eğer değişik nitelikteyseler, benzeşim koşulu içinde bir arada bulunamazlar; ne karşılıklı olarak birbirlerinin yorumlayıcısı olabilir, ne de birbirleriyle değiştirilebilirler.
Dile bu yorumlayıcı durumunu veren nedir? Dil -bilindiği üzere- toplumun tüm üyelerinde ortak olan ve olması gereken bildirişim aracıdır. Dil bir bildirişim aracıysa ve bildirişimin kendisinin aracıysa, bu, anlamsal özelliklerle yüklü olduğu ve kendi yapısı gereği, anlam üreten bir makine gibi işlediği içindir. Burada, sorunun can alıcı noktasında bulunuyoruz. Dil, sınırsız bir biçimde çeşitlilikte bildiri üretimini sağlar. Bir benzeri daha bulunmayan bu özellik, dilin yapısından ileri geliyor: göstergelerden, anlam birimlerinden oluşur dil; göstergelerin sayısı fazladır, ama sınırlıdır; bir izge uyarınca çeşitli düzenlenişlere girerek her türlü hesabı aşacak kadar çok anlatım üretirler; göstergeler gittikçe arttığı ve buna bağlı olarak bu göstergelerin düzenleniş sayısı da arttığı için, anlatımlar gittikçe daha çok artar.
Demek oluyor ki, en derin düzeyde, ayrılmaz iki özelliği var dilin. Anlamlı birimlerden oluşmak niteliğini temellendiren özelliği ile bu göstergeleri anlamlı bir biçimde düzenleyebilen kullanımını kuran özelliği. Bunlar, birbirlerinden ayrı tutulması gereken, iki değişik analiz isteyen ve özel iki yapı içinde olan iki özelliktir. Üçüncü bir özellik, bu iki özellik arasındaki bağı kurar. Bir yanda anlamlı birimlerin, öbür yanda bu göstergeleri anlamlı biçimde düzenleme yetisi, bir de dizimsel özellik, göstergeleri birbirini izleme kuralına göre ve yalnızca bu biçimde birbirlerine birleştirme özelliği. Şuna inanmak gerekir ki, hiçbir şey dile indirgenmedikçe anlaşılamaz. Bu nedenle dil, doğayı olduğu kadar deneyi de, yani toplum adı verilen bu doğa ve deney bileşiğini de yorumlama, kavramlaştırma ve betimleme aracıdır. Dil, deneyleri göstergelere dönüştürebilme ve kategorilere indirgeme gücüyle kendi öz doğasına varıncaya kadar her türden veriyi nesne olarak ele alabilir. Bir üst-dil vardır, ama üst-toplum yoktur.
Dil, toplumu her yandan sarar ve onu kavramsal aygıtı içine alır, fakat aynı zamanda da, ayrı bir güç gereğince, toplumsal anlamcılık denilebilecek olan şeyi de temellendirerek topluma biçim verir. Dilin en çok bu bölümü incelendi. Bu bölüm, tümüyle değilse de özellikle, adlandırmalara, kelime olaylarına dayanır. Kelime dağarcığı burda, kültür ve toplum tarihçilerine, bol bol başvurulan, bereketli bir kaynak sağlar. Kelime dağarcığı, toplumsal örgütlenmenin aşama ve biçimlere ilişkin, siyasal düzenlere ilişkin, aynı anda ya da birbiri ardından kullanılan üretim tarzlarına, v.b. ilişkin yeri doldurulmaz tanıklıklar saklar kendinde. Değişmez, sürekli biçimde yenilenen, genişleyen dil ile toplum bağıntısının en iyi incelenen yanı olduğundan, bunun üzerinde fazla durmayacağız. Burada, bu anlam yetisinin birkaç özelliğini ortaya çıkarmakla yetineceğiz.
Bu açıdan dilin sağladığı tanıklıklar, ancak birbirlerine ve göndergelerine bağlandıkları zaman tüm değerlerini kazanırlar. Burada karmaşık bir mekanizmayla karşı karşıyayız, sağladığı sonuçları özenle yorumlamamız gerekir. Toplumun belirli bir çağdaki durumu kullandığı adlandırmalarda yansımaz her zaman. Çünkü, göndergeler, belirtilen gerçekler değiştikten sonra da adlandırmalar yaşamaya devam eder. Bu sık rastlanan ve sürekli olarak doğrulanan bir olaydır ve bunun en iyi örnekleri şu anda sık sık kullandığımız «toplum» ve «dil» terimleri. Bu iki terimin her biri için gösterilebilecek gösterilenlerin çeşitliliği, aynı zamanda biçimleri nasıl kullanmamız gerektiğinin bir tanığı ve bir koşuludur. Çok-anlamlılık denilen olgu, dilin pek çok sayıdaki çeşitli türleri, değişmez bir terim ile kendi üzerine alması ve böylece anlamın değişmezliği içinde gösterilenin değişimini kabul etme yetisinin sonucudur.
Üçüncü olarak, biraz değişik, fakat bugün üzerinde özel olarak durmak gereken bir olguyu ele alalım: herkes kendinden kalkarak konuşur. Her konuşucu için, konuşma konuşucunun kendinden doğar ve konuşucunun kendine döner, herkes öteki ya da ötekiler karşısında kendini özne olarak belirler. Buna karşın ve bel-kide bu nedenle, her bireyde en derin kendinin [bireyin] indirgenmez doğuşu olan dil aynı zamanda da birey-üstü ve topluluğun tümüyle aynı genişliğe sahip bir gerçekliktir. Bireysel konuşma üretimi ile birey-üstü, nesnelleştirilebilir gerçeklik olarak dilin birbirlerine tekabül etmesi, toplum karşısında dilin paradoksal durumunu temellendirir. Gerçekten dil, konuşucuya sözü kullanma imkânı veren temel biçimsel yapıyı sağlar. Söylemin öznel ve göndergesel olmak üzere çifte işleyişine imkân veren dilsel aracı sağlar: bu «ben» ile «ben-olmayan» arasındaki vazgeçilmez ayrımdır Ve bütün dillerde, bütün toplumlarda, bütün çağlarda her zaman geçerlidir. Bunu da, dilde yer alan ve yalnızca bu işe yarayan özel belirtiler, dilbilgisinde adını verdiğimiz öğeler sağlar: ikili bir karşıtlık oluşturan, «ben» ve «sen» karşıtlığı ile «ben/sen» sistemi ve «o» karşıtlığı.
İlk karşıtlık, «ben-sen» karşıtlığı, bütünüyle insanlararası olan kişisel bir kısa söylem yapısıdır. Bu karşıtlığın insan ortamı dışında kullanılmasına izin veren şiirsel ya da dinî tek bir özel izge vardır.
İkinci karşıtlık, kişiyi kişi-olmayan'ın karşısına koyan «ben-sen»/«o» karşıtlığı, gönderi işlemini gerçekleştirir ve konuşmanın kendisi dışında bir şey üzerine, dünya üzerine konuşma olması imkânını temellendirir. Dilin çifte bağıntılar sistemi buna dayanır.
Burada dilin, daha önce kısaca analiz ettiğim öbür iki biçimlenmesine ek olarak bir üçüncü biçimlenme ortaya çıkıyor; konuşan'ın kendi söylemi içine yerleşmesi, toplumdaki kişiyi katılan-kişi olarak ortaya koyan ve bildirim kiplerini belirleyen, zaman ve mekân bağıntılarının karmaşık ağını seren pragmatik düşünce.
Bu kez insan, topluma ve doğaya göre yer alır, onlara katılır, zorunlu olarak bir sınıfta yer alır; ister otorite sınıfı, ister üretim sınıfı olsun. Burada dil, gerçekten bir insan pratiği olarak ele alınmakta, insan toplulukları ya da sınıflarının dili özel biçimde kullanmalarını ve bunun sonucunda ortak dil içinde oluşan farklılaşmaları ortaya koymakta.
Bu olguyu, ya da sınıfların kendine maletmeleri olarak betimleyebilirim. Her toplumsal sınıf genel terimleri kendine maleder, özgül gösterilenler verir onlara ve böylece onları kendi çıkar küresine uyarlar ve çoklukla onları yeni türetme-lerin temeli yapar. Yeni değerlerle yüklü olan bu terimlerse ortak dile girer ve sözlüksel farklılaşmalar yaratırlar. Kendi gösterilenlerini kendi içlerinde taşıyan, görece bileşik özel bir evren oluşturan birkaç özelleşmiş kelime dağarcığını inceleyerek bu süreci de gözden geçirebiliriz. Bu, örneğin -fakat bu örneği ge-liştirmek için zamanım yok burda- Romalı papazların «kutsal»la ilgili kelime dağarcıkları gibi kimi özgül sınıfsal kelime dağarcıklarının analizi olabilir. İçinde hem özgül terimlerin tüm bir dizelgesinin (fihristinin), hem de bu dizelgeyi düzenlemenin özgül biçimlerinin, özel bir üslubun, kısacası ortak dile yeni değerler, kavramlar yükleyerek onu kendine maletme özelliklerinin görülebileceği yeterince zengin bir kelime dağarcığını, kolayca analiz edilebilecek bir dili özellikle seçiyorum. Böylece, küçük boyutlu bir örnek üzerinde, toplum içinde dilin rolü kolayca görülebilir, çünkü bu dil kendi evrenlerini en üstün evren kabul eden kimi uzmanlaşmış meslek topluluklarının anlatımıdır.
Dil, toplum içinde üretici bir sistem olarak ele alınabilir: bir anlam düzenlenmesi olan kendi düzenlenmesi: böylece bu düzenlenmenin koşullarını belirleyen izge aracılığıyla anlam üretir. Yayılma ve dönüşüme ilişkin birkaç biçimsel kural aracılığıyla durmadan bildirimler de üretir; yani oluşum şemaları yaratır; bildirişim çevrimine giren dilsel nesneler yaratır. «Bildirişim», dolaşım ve ortak kılma olarak anlaşılmalıdır.
Burada, iktisat alanındayız. Saussure de iktisada özgü kimi kavramlar ile dilsel bildirişim süreci içinde ilk olarak temellerini attığı, dile getirdiği, düzenlediği kavramlar arasında bir benzerlik bulunduğunu belirtmişti. Dil gibi iktisadın da bir değerler sistemi olduğunu söylemisti: değerler, işte temel bir terim daha. Geniş düşüncelere yol açacak bir benzerliktir bu, ama biz bu benzerliği değere bağlı olan üçüncü bir kavrama, dizisel değişimle özdeşlenebilen değişim kavramına kadar genişletebiliriz. Dilin dizisel ekseni dizimsel eksene oranla, bir terimin yerine bir başkasının, dizimsel bir kullanım değeri olduğu ölçüde bir işlevin yerine bir başkasını koyma imkânı ile belirlenen ekseni olduğu bilinir. Burada, iktisattaki değerin özelliklerinin pek yakınında bulunuyoruz. Her iki yanda da, bir değer söz konusu olduğu ve bu bağıntı iki terimin de bütünüyle ayrı nitelikte ve saymaca bir ilişkiyle bağlı olduğu için, Saussure ücret-emek ilişkisiyle gösteren-gösterilen ilişkisini karşılaştırmıştı. En iyi örneğin bu olduğundan ve ücret-emek, ücret-fiyat ilişkisinin gösteren-gösterilen ilişkisiyle kesinlikle benzeştiğinden emin değilim. Fakat burada, bu özel örnekten çok, bundan çıkan, dilde ve toplumda ortak olan kimi kavramları uygulama biçimine ilişkin karşılaştırma ve bakış ilkesi sözkonusu. Dili ve toplumu yan yana koyan geleneksel çerçeveyi aşmak için, düşünceye gerekli olan aracı daha şimdiden sağlayan bu üç kavramı ilerde işlemek amacıyla koymak da yeterli.
Bu geniş konunun tartışılmasına temel ayrımlar getirilmesinin ve dil ile toplum arasına hem mantıkî, hem de işlevsel olacak ilişkiler koymanın gerek ve imkânını göstermeyi denedim kısaca: yetileri ve anlamlı ilişkilerini düşünerek mantıkî, her biri kendi niteliğine uygun üretici sistemler olarak ele alınabilecekleri için, işlevsel ilişkiler. Böylece yüzeydeki uyumsuzlukların altından derin benzerlikler çıkabilir. İşleyişlerinin ortak yanları toplumsal pratikte olduğu gibi, dilin kullanımında da insanlararası bu bildirişim bağıntısında bulunacaktır. Çünkü insan, dilin kendisinde temellendirdiği çifte doğa içinde, hâlâ ve gittikçe daha çok aranması gereken bir nesnedir.*
* Problemens de Linguistique General-II, Paris, Gallimard, 1974
Publié par
binboga
à l'adresse
Çarşamba, Ağustos 15, 2007
0
commentaires
Liens vers ce message blog
14 Ağustos 2007 Salı
Kimler Kemalist
Kürtlerin Türklerle Kardeşliği Neye Dayanıyor.?
Kürt aydınları ve siyasetcileri kendi entellektüel cıkmazlarını ve darliklarının bedelini karşısındakileri Kemalist'likle suclayıp onlara bu şekilde saldırarak gidermeye calışırlar. Bunu daha önceleri sol düşünce mensuplarına karşı yaparlardı. Şimdilerde ise Özellikle Alevi kökenli ve DERSİM merkezli Kırmanc-Zaza yada Kurmanc düşünür ve aydın cevresine karşiı yapıyorlar. Bu düşüncenin altındakı yatan ana fikirse aslında Kürtlük ve Kürdistanlıktan öte İslam merkezli müslümanlıktan kaynaklanan bir bakış acısının ürünüdür.
Onların Kemalist'lik diye sucladıkları ve karşı cıktıkları düşüncenin kendisi aslında dikkat edildiğinde İslamla celişen düşüncelerdir, yani onlar icin islamı red eden her fikir ve kişi kemalist oluyor. Aynı mantığı Türk kökenli islami düşünce savunucularıda yapıyor ve söylüyor.
İsterseniz biraz tarihe gidip belleğimizi yoklayıp hafıza tazeliyelim ve bakalım Mustafa Kemal'le kim daha cok anlaşıyormuş ve kim Kemalistmiş:
1919-1924 yılları arasında Türkler Mustafa KEMAL önderliğinde yeni bir Türkiye Cumhuriyeti kurma calışmalarını sürdürürken, Kürtler de doğuda bağımsız bir Kürdistan icin harekete geçmişlerdi. 1919’da Paris’te başlayan Sevre anlaşması diye bilinen barış anlaşmasında Türklerin yanısıra Kürtler ve Ermeniler icin de bağımsız bir devlet yada Kürt ve Ermenileri kapsayan federal bir devletin kuruluş olanakları araştırılıyor Kürt delegeleri bu konuda önerilerde bulunuyorlardı.
Doğuda Bağımsız Bir Kürt ve Ermeni devletinin kurulabileceğinin haberini alan Mustafa Kemal 10-13 Temmuz 1919 tarihinde ERZURUM da Tüm Kürt illerinin temsilcilerinin cağırıldığı bir kongre düzenler ve kongrede aynı dini inancları paylaşan Müslüman din kardeşleri olarak Kürtlerin Türkler den ayrılmıyacaklarının sözünü alır ve karara bağlar. Fakat bu kongreye DERSIM ve cevresindeki (Sivas-Kaysri-Maraş-Malatya) Alevi Kurmanc temsilcileri katilmazlar. Genc Türk lideri Ordaki bulunan Kürt delegelere "Neden Dersim delegelerinin burda bulunmadığını" sorar Kürtlerin verdiği cevap ise "...paşam onlar Kızılbaştır..., onlar bizimle, bizde onlarla asla birlikte olmayiz…" yanitini verirler.
Cünkü yüz yıllardan beri Osmanlı'nın askerliğini ve savaşcılığını İslam adına Kürtler yapmışlar ve Kızılbaş diyede önce Dersim ve Cevresinin Alevi Kürtlerini ve Zazalarını kesmişler, İdrisi Bitlis gibi Yavuza Danışmanlık ve akıl hocalığı yapmış, Arap cöllerinde hırıstıyanları Bozguna uğratmış Selahattin Eyubi gibi önderler cıkartmış olan bu Kürtler Dersimli Alevi-Kurmanc ve Zazalarin kimler olduklarını cok iyi bilirler.
M. Kemal Erzurum kongresinden sonra Sivas'a gecerek, Dersim ve cevresinin Alevi- Kurmanc'lariyla da 4-12 Eylul 1919 Sivas’ta benzeri bir kongre düzenlemek ister. Sivas kongresine ise yanlızca birtek Alevi-Kurmanc delegesi olarak Sivas'tan Alişan Bey katılır ve orda bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasından yana olduğunu bildirir. Ciceği burnunda Genc Türk lideri ilk diplomatik yenilgiyi İşte O Kemalist Dediğiniz Alevi-Kurmanclardan alir.
Sivas kongresi istediği gibi gecmesede Mustafa KEMAL Ankara’ya döndüğünde doğu illerinin temsilcileri adina Paris Barış Konferansına gonderdiği mesajlarla Kürt ve Türklerin hepisinin müslüman olduklarını ve bir birlerinden ayrılmak istemediklerini bu nedenlede Kürtlerin ayrı bir devletten yana olmadığını bildirir. 20 şubat 1920 de Kürt ve Ermeni delegasyonları adına Serif PAŞA ve Bogos NUBAR'ın barış konferansına sundukları anlaşma da bu anlamda gecersiz sayılıyor ve Kürt delegasyonu gorevinde istifa eder.
Mustafa KEMAL Ankara’da yanına aldığı 72'ye yakın Kürt millet vekiliyle birlikte(aralarında Dersim mepusu Mıcoağa ve Diyapağa da bulunmaktadır) gecici hükümetini ilan edip TBMM calışmalarını yürütürken, Başında Kocgirili Alişer EFENDİ , Dr ; M.Nuri DERSİMİ ve Seyit RIZA nin bulunduğu Sivas ve Dersim yöresinin Alevi-KURMANC önderleri de Dersim-HOZAT’ta 15 kasım 1920'de merkezi bir kongre düzenlerler ve Ankara hükümetin de Sevr anlaşması gereği DERSİM bölgesinde muhtari özerkliğin kabulu, Alevi-Kurmanc illerinde ki (Elazig,Malatya,Sivas,Erzincan) kurmanc mahkumlerın serbest bırakılmasını ve bölgedeki Türk askeri güclerinin geri cekilmesini aksi taktirde 60 000 lik hazır silahlı gücleriyle bunu zorla yapacaklarını iletirler.
Ankara hükümeti tarafında herhangi olumlu bir girişimde bulunulmadığını gören bu Alevi-Kurmanc önderler Dersim’de hareketle, Erzican, Elazığ, Malatya ve Sivas'i Kapsayan bağımsız bir bölgesel özerklik Projesiyle 1921 baharında saldırı için hazırlıklara girişirler fakat Mustafa Kemal onlardan önce harekete gecer ve saldırıyı başlatır. 6 Mart 1921 de Atatürk iktidarının ilk "kürt isyanı" diye bilinen KOCGİRİ ayaklanması 17 Temmuz 1921'e kadar sürer .Hareket bastırılır, Önderleri tutuklanır bölgede büyük katliamlar yaşanır ve ilk Kurmanc sürgünleri burada başlar. Hareketin üç önemli lideri Dr.M .Nuri Dersimi, Alişer Efendi ve karısı Zarife Hatun ise Dersim’e siginirlar.
Bu ayaklanmaya Dersim Kurmancları dışında hicbir bölgenin Kürtleri katılmaz tam tersine Mustafa Kemal'i destekleyen 72 Kürt millet vekili Ankara hükümetine onay verir. Cünkü Ankara hüketi onlar icin Türklerin ve Kürtlerin Müslüman-İSLAM hükümetidir. (Tıpkı bugün Talip Erdoğan'a sahip cıkıldığı gibi) M.Kemal TBMM de yaptığı bir konuşmada millet vekillerine şunu söyler '...sizden rica ediyorum ,Türk değil müslüman, hatta osmanlı deyin…hepimiz halifete bagliyiz .... »
23 Temmuz 1923'te Yapılan Lozan anlaşmasıda Türkiye delegasyonu olarak Türkleri temsilen İsmet İnonu ile Kürtleri temsilen de Diyarbakırlı Zülfüzade Zülfü bey gitmişlerdir ve orada Kürtlerin ayri bir devlet kurmak ismediklerini TBMM hukumetinin Türklerin ve Kürtlerin hükümeti olduğunu savunmuşlardir. Yine 80 yil sonra Strazbourg'ta Kürt eski Millet vekilleri Leyla ZANA ve Diyerlerin Avrupa Parlamentosunda soyledikleri gibi."...Biz Kğrtler azinlik degil tam vatandaşız, Türklerden ayrılma ve ayrı bir devlet kurma diye bir düşüncemiz yoktur , Kürtler ve Türkler kardeştir…" her zaman zaten kardeş oldunuz. Ama kemalist diyede hep başkalarini sucladiniz.
Lozan anlasmasindan sonra Turkiye Cumhuriyeti’nin kurulusunu ilan eden Mustafa Kemal « Turkiye Turklerindir » siloganiyla hareket etti, yine bugunde Turkiye yetkililerin soyledigi ayni sey degilmi. Birtek sorun var oda bir turlu yok edemedikleri su Dersimin basini cektigi Alevi-kurmanclar. Onlarida haledebilseniz Turkiye'yi Turk ve Kurt Musluman kardesleri olarak ilelebet goturursunuz.
Simdi soruyorum o kemalist oldugumuzu idda eden buyuk Kurt dusunur ve aydinlarina; Kim kemalist oluyor? Turkiye'nin bolunmez butunlugunu Erzurum kongresinde buyana savunan sizler mi, yoksa M. Kemalin Yuzune dahi bakmiyan Kocgrili onderlerden, Seyit Rizaya… dar agacina 70' ini geckin yasiyla giderken." Su Turklerin ve Kemalin hilesiyle bas edemedim, bu bana dert oldu. Ama size de boyun egmedim ya buda size dert olsun" diyen O yasli cinar mi kemalist, yoksa daha mahkemede agzini acar acmaz "Turk analarindan ve babalarindan ozur diliyorum, benim anamda Turktur." diyen, sizin o ulusal onderiniz mi kemalist.?
Hüseyin DEDESOY.
Publié par
binboga
à l'adresse
Salı, Ağustos 14, 2007
2
commentaires
Liens vers ce message blog
10 Ağustos 2007 Cuma
69 yıl sonra konuştu
1938’de Dersim’de askerlik yapan 112 yaşındaki Abdullah Çiftçi, isyanda yaşananları tam 69 yıl sonra anlattı.
Çiftçi katliamda yaşadıklarını anlattıktan bir hafta sonra, 3 Ocak 2007 tarihinde yaşamını yitirdi. Abdullah Çiftçi, Dersim İsyanı’nda görevli askerdi.
kaynak: Dersimhaber
Publié par
binboga
à l'adresse
Cuma, Ağustos 10, 2007
0
commentaires
Liens vers ce message blog
1937-38 DERSİM JENOSİDİSİNİN KRONOLOJİSİ
Jenosid Sürecinde Gelişen Olaylar
25 Aralık 1935 Tunceli Kanunu çıkarıldı ve Dersim adı Tunceli olarak değiştirildi. 6 Ocak 1936 Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu ve başına sömürge valisi yetkileriyle General Abdullah Alpdoğan atandı. Dersim’de stratejik merkezlerde kışla ve karakol inşaasına başlandı. Ardından gelen karakol baskınlarının nedeni işgal ve soykırım hazırlıklarını önlemekti.
KAYNAK: DersiM HaBeR Ajansı 2007
Publié par
binboga
à l'adresse
Cuma, Ağustos 10, 2007
0
commentaires
Liens vers ce message blog






