2 Eylül 2007 Pazar

Halaçoğlu, Dönmelerin İsimlerini Açıklamalıdır



Tarih: Pts Ağu 27, 2007 6:46 pm Mesaj konusu:


Halaçoğlu, Dönmelerin İsimlerini Açıklamalıdır


Halaçoğlu, Dönmelerin İsimlerini Açıklamalıdır. Milyonlar Zan Altında Vatan Gazetesinde çıkan habere göre 22/08 Halaçoğlu şöyle diyor: “Elimde bir liste var. Resmi belgelere göre dönmelerin listesi. Kimlerin dönme oldukları, Ermeni ismi, Türk ismi hepsi var. Hangi evde oturduklarına kadar var. Tehdit olarak söylemiyorum. Bunları açıklamıyorum, açıklamayacağım da. Şimdi ben bunları öğrenince ne yapayım? Paylaşmayım mı? Bunları Ermenileri kötülemek için söylemiyorum. Bazı Ermenilerin tehcirden kurtulmak için kendilerini Kürt Alevi gösterdiklerini söylüyorum.”
20 Ağustos tarihli Radikal’de ise şöyle dediği belirtiliyor: “Mesela, bazı PKK'lılar sünnetsiz çıkıyor. Terörün hangi bölgelerden çıktığına iyi bakmak lazım. 1936-37'de devlet bu dönmeleri ev ev tespit etmiş." Yine aynı kişi 19 Ağustos tarihli Milliyet’in haberine göre şunları söylemiş: "Araştırmalarımızda Kürt diye bildiğimiz insanların aslında yapısal olarak 'Türkmen asıllı' olduğunu, Kürt Alevi olarak bilinen vatandaşların ise 'Ermeni kökenli' olduğunu gördük. Ülkeyi bölmeye çalışan 'TİKKO ve PKK' terör örgütlerinin içinde yer alan insanların birçoğu Ermeni dönmesi Kürtlerden oluşuyor. TİKKO ve PKK hareketi bizim bildiğimiz gibi Kürt hareketi değildir." 1915 olaylarında bazı Ermenilerin ölümden kurtulmak için dinlerini hatta kökenlerini değiştirmiş oldukları acı ama gerçek. Bugün Halaçoğlu’un söyledikleri bir sır değil, bilinen bir gerçektir. Sorun bu insanların etnik kimliklerinin ortaya konulması değil, etnik kimliklerinden dolayı hain ve bölücü ilan edilmeleridir. Görüldüğü gibi Halaçoğlu, PKK, TİKKO gibi hareketlerin ardında Ermeni dönmesi Kürtlerin bulunduğunu bu nedenle de bu terör örgütlerinde yer alanların “çoğunun” bu dönme Ermeniler olduğunu söylüyor. Yani Halaçoğlu tarafından isim isim bilinen bu dönmeler, terörün kaynağı.
Yine aynı kişi –çok haklı olarak- “ben bunları öğrenince ne yapayım? Paylaşmayayım mı?” diyor. Sayın Halaçoğlu, elbette paylaşın ve paylaşmalısınız. Şu anda milyonlarca insan zan altında. Ermeni soyundan gelmiş olabilecekleri için değil elbette, terörist ve terörizmin kaynağı olmakla suçlandıkları için zan altındalar. Herkes komşusuna, akrabasına, arkadaşına şüpheyle bakacak. 22 Ağustos tarihli Zaman gazetesine göre dönmelerin sayısını bile açıklamışsınız, 100.000 kişi. Hiç de küçümsenecek bir sayı değil.
Eğer hala söylediğiniz gibi bilim adamı olmak ve bilim namusuna sahip olmak iddiasını taşıyorsanız tüm Kürt halkını zan altına bırakmamak için isim isim, ev ev bildiğiniz bu dönmeleri açıklamak zorundasınız. Kaldı ki eğer bu kişiler terörün kaynağıysa bunu açıklamamak da en azından ihanet olur. Sayın Halaçoğlu’nun, terörün Kürt kaynaklı değil Ermeni kaynaklı olduğu iddiası da hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır.
Bir yandan Türkiye’deki Ermeni dönmeleri suçlanırken, bir yandan da Suriye’den gelen sünnetsiz teröristlerin Ermeni olduğu varsayımıyla Ermeni milleti tek suçlu ve tek sorumlu ilan ediliyor, hedef gösteriliyor. Ermenilerden başka sünnetsiz millet yokmuş gibi, bazı teröristlerin sünnetsiz olduğundan yola çıkarak teröristleri Ermeni ilan etmek hangi bilime, hangi ahlaka, hangi insafa sığar?
Kürt halkının varlığını inkâr ederek, her türlü kötülülüğün kaynağının Ermeniler olduğunu söylemek, sünnetsizlik gibi ipe sapa gelmez kanıtlar göstermek bilim adamlığı ile bağdaşır mı? Hedef şaşırtmak, hedef küçültmek için, bazı güçlere yaranmak için bir azınlığı hedef haline getirmek bilim adamlığına yakışır mı? Sonuç olarak, bütün Kürt halkını zan altında bırakmamak için, Türk Tarih Kurumu Başkanı, öncelikle Türkiye’de terörün kaynağı olduğunu ileri sürdüğü yeri yurdu belli bu Ermeni dönmelerinin isimlerini açıklamalıdır. Ayrıca Halaçoğlu, bu güne kadar yakalanan veya öldürülen teröristlerin çoğunun bu ailelere mensup olduğunu kanıtlayarak terörün kaynağını açıklığa kavuşturmalıdır.
Sayın Halaçoğlu bu iddialarını kanıtlayamazsa ırkçı tavrıyla Kürt halkını yok saydığı, zan altında bıraktığı ve Ermeni halkını terörle suçladığı için özür dileyerek istifa etmelidir. Son olarak 1936- 37 yıllarında devletin hangi gerekçe ile bu insanları ev ev saptadığını açıklamalıdır. En önemlisi bu kişilerin terörün kaynağı olduğu bilindiğine göre bu güne kadar neden terörün önlenmediği de açıklığa kavuşturulmalıdır. Evet, 100.000 kişi az değil ama unutmayalım ki sadece Türk Silahlı Kuvvetlerinin asker sayısı 700.000 civarındadır. Bilim adamına göre kaynak ve sayı ev ev bilindiğine göre eğer hala terör devam ediyorsa ya en hafif deyimle ciddi bir ihmal vardır ya da bu bilgilerin tümü yalan yanlış yönlendirme ve ırkçılık amaçlıdır.
Alis Karakaş Aret Çiçekeker Ari Demircioğlu Arman Atınız Bedros Conkar Hosrof Köletavitoğlu Hovhannes Cinozoğlu Garabet Orunöz Karabet Çekem Karolin Mamigonyan (Sarıboyacıyan) Krikor Sahakoğlu Melik Melkon Çelikoğulları Minas Oflaz Misak Vartikoğlu Murat Bebiroğlu Nadya Uygun Natali Mihranyan Nazaret Davityan Nazaret Özsahakyan Nelli Çiçekeker Tuğrak Nurhan Çetinkaya Ohannes Sivaslian Rafi Bilal Rober Doğanay Selin Evrem Serda Aslan Sezar Avedikyan Sibil Pektorosoğlu Soğomom Alcal Tamar Çıtak Zakar Dikme Hüseyin Dedesoy Usxan Cemal Murat Koc
------------------ Ortak Metin

15 Ağustos 2007 Çarşamba

Dilin Yapısı ve Toplumun Yapısı


Emile Benveniste
Birikim Dergisi


Dil, öteki insana ulaşmak, ona bir bildiri ak­tarmak ya da ondan bir bildiri almak için insanın sahip olduğu bir araç, hattâ biricik araçtır. Dolayısıyla, dil öteki insanı hem or­taya koyar, hem de varsayar. Toplum dolaysız biçimde, dil ile birlikte verilmiştir. Bütünlüğü­nü bildirişim göstergelerinin ortak kullanımıy­la sürdürür. Dil dolaysız biçimde, toplum ile birlikte verilmiştir.


Böylece bu iki kendiliğin, dil ve toplumun, her biri ötekini içerir. Birlikte doğduklarına göre, birlikte incelenebilecekleri, birlikte ortaya çıkarılabilecekleri, hattâ bunun zorunlu olduğu da düşünülebilir. Her ikisi de aynı gereklilikten doğduklarına göre, araların­da değişmez ve kesin bağlılaşım ilişkileri gö­rülebileceği ve hattâ görülmesi gerektiği de düşünülebilir.


Oysa, yakın zamanda bile, bu ilişkileri tek­rar tekrar inceleyenler dil ile toplum arasında gerçekte her ikisinin yapısının birbirine ben­zediğini gösterecek hiçbir bağıntı olmadığı so­nucuna vardılar. Bu hemen görülebilen ve pek iyi bilinen bir şey. Gerçekten, dünyaya bir göz attığımızda, benzer yapıdaki dillerin birbirle­rinden çok değişik toplumlarca kullanıldığını görürüz. Bu, ortak dillerin yayılması denilen olayın, yani yapıları parçalanmamış ya da de­ğişmemiş olan farklı toplumların aynı dili be­nimsemelerinin sonucudur. Buna karşılık, çok ayrı türden dillerin, aynı toplumsal düzeni pay­laşan toplumlar içinde yaşayıp geliştik-leri de tarihte görülür. Gözlerimizi açıp bu ayrı tür­den dillerin temelde aynı yapıya sahip toplum­larca, Slav, Fin-Uygur, Germen ya da Romen dillerinin kullanıldığı Avrupa'nın doğu yarısın­daki karşılıklı durumlarını görmek yeter.


Tarihî evrimi göz önüne alırsak, toplum ile dilin evrimlerinin birbirlerinden ayrı olduğu da görülür. Bir dil, en derin toplumsal çalkantı­larda bile değişmeden kalır. Rus toplumunun yapısı 1917'den bu yana derinden derine değişti, söyleyebileceklerimizin en azı bu, oysa Rus dilinin yapısında böyle bir değişimi andı­racak hiçbir şey olmadı.
Kaç kez tekrarlanmış olan bu gözlemlerden, toplumun da, toplumun içerdiği kültürün de dilden bağımsız olduğu duygusu doğuyor, dil­bilimciler de, antropologlarda, sık sık dile ge­tirmişlerdir bu duyguyu.


Bu gerçeklerin iki yönünü de bilen biri, Sapir, bütün kültür düzeylerinde sonsuz sayıda değişkenlik gösteren karmaşık ve basit dil türlerine raslanabileceğini ve, aynı dili kullan­dıklarına göre, bu açıdan Platon'la Makedon­yalı bir domuz çobanı arasında fark olmadığını ileri sürer. Öyleyse dil ile toplumun eşbiçimli olmadıkları yapılarının birbirine tekabül et­mediği, değişkenliklerinin birbirlerinden ba­ğımsız olduğu sonucuna varmak ve bu uyum­suzluğu belirtmekle yetinmek gerekiyor.


Fakat başka yazarlar da, dilin, toplumun aynası olduğunu, toplumsal yapının özellik­lerini ve farklılıklarını yansıttığını, hattâ top­lumdaki ve toplumun ayrıcalıklı bir anlatım yo­lu olan kültürdeki değişmelerin en iyi göster­gesi olduğunu savunuyorlar, bunlar da açık gerçekler. Bu bakış açıları kolay kolay uzlaştırılamaz. Ne olursa olsun, sorunun hiç de basit olmadığını gösteriyorlar (gerçekten de toplum içinde dilin yeri sorunu, temel bir so­rundur). Bugüne kadar tartışıldığı biçimiyle sorunun bizi bir çözüme yaklaştırmadığını da gösteriyorlar.


Gerçekte, karmaşıklıklarının incelenme­sinde daha bir sonuca ulaşılmamış dev kav­ramlarla, toplum ve dil ile karşı karşıyayız. Bu iki kendilik arasında, şu toplumsal yapıya şu dilsel yapının denk düştüğünü gösterecek tek yönlü bağıntılar aramak düşüncesi, olayları çok basit bir biçimde ele alan bir bakış açı­sını açığa vurur. Bunlar elbette eşbiçimli bü­yüklükler değildir, bu onları ayıran yapısal örgütlenmelerindeki farklılıklarında da görülür.
Dil yapısının temeli, ayırıcı birimlerden olu­şur. Bu birimler şu niteliklerle tanımlanır: ayı­rıcıdırlar, sayıları sınırlıdır, birbirleriyle değişik düzenlenişlere girerler, aralarında bir hiyerar­şi vardır.


Toplumun yapısı bu şemaya indirgenemez; ikili bir niteliğe sahiptir. Bir yanda, akrabalık sistemi denilen, bağıntılar sistemi, öte yanda, ise bir bölümlenmeler sistemi olan başka bir bağıntılar sistemi vardır: üretim işlevlerinin düzenlediği toplumsal sınıflar sistemi. Bireyler de, bireylerden oluşan farklı topluluklar da, dilinkileri andıran birim ve birim topluluklarına yerleştirilemezler. Çoğu zaman aileden top­lumsal birim diye söz edilir. Bu bir eğretileme­dir, olguların temelini gizlememesi gerekir. Toplum bu türden bir birimler toplulaşması, aileler toplulaşması değildir ve aile toplulukla­rının dildeki anlamlı birimler toplulaşması ile en ufak bir benzerlikleri yoktur.
Öyleyse toplumun oluşturucu öğeleri ile di­lin oluşturucu öğeleri arasında yapı açısından da, nitelik açısından da bir uyarlık bulunma­dığını belirtmek gerekir. Fakat gerçekte bu bi­raz basit bir bakış açısıdır, aşılması gerekir. Dil kavramıyla toplum kavramı karşılaştırılma­ya kalkışıldığında, bu kavramların içermeleri­nin (ima ettiklerinin) bilincine varmak gerekir. Böylece, dil terimi ile toplum teriminin iki an­lamının birbirine karıştırıldığını belirtmek ve bunu düzeltmek gerekir.


Bir yanda, ampirik, tarihî veri olarak toplum var: Çin toplumundan, Fransız toplumundan, Asur toplumundan söz edilir. Öte yanda ise, insanların varoluşunun ilk koşulu ve temeli olan, insan toplulukları biçiminde toplum var. Aynı şekilde, tarihî, ampirik dil olarak, Çin dili, Fransızca dili, Asur dili olarak dil ile, anlamlı biçimler sistemi ve bu bildirişimin ilk koşulu olan dil arasında bir ayrım yapmak gerekir.


Bu ilk ayrımla, kendiliklerin her birinde iki düzey: tarihî ve temel düzeyler, birbirinden ayrılır. Bu durumda, dil ile toplum arasında bulunabilecek bağıntılar sorununun her iki dü­zeyde de ortaya çıktığı ve ancak iki ayrı çö­züm gerektirdiği görülür. Tarihî bir dil ile ta­rihî bir toplum arasında, gereklilik biçiminde bir bağlılaşım ilişkisi kurulamayacağını gör­dük, ama temel düzeyde, birtakım benzeşimler kolayca görülebilir. Kimi özellikler, bu düzeyde, ama yalnız bu düzeyde, dil ve toplum için ortaktır. Dil ve toplum, insanlar için bilinçsiz gerçekliklerdir, her ikisi de doğayı, deyim yerindeyse doğal ortamı ve doğal anlatımı belirler, bunlar başka türlü tasarlanamaz, yoklukları düşünülemez. Her ikisi de her zaman için geçmişin bir mirasıdırlar ve bu temel düzey­de, dilin işleyişinde ve toplumun pratiğinde, ne biri, ne de öteki için bir başlangıç tasarla­nabilir. Her ikisi de insanların istemiyle değiş­tirilemez.


İnsanların değiştiğini gördükleri şey, değiştirebildikleri şey, tarih içinde gerçekten değiştirdikleri şey kurumlardır, kimi zaman da özel bir toplumun tüm biçimidir, toplu ve birey­sel hayatın koşulu ve dayanağı olan toplum ilkesi değildir hiçbir zaman. Aynı şekilde, dil­de değişen şey, insanların değiştirebilecekleri şey, sayıları artan, birbirlerinin yerini alan ve her zaman için bilinçli olan adlandırmalardır; dilin temel sistemi değildir hiç bir zaman. Toplumsal etkinliklerin, ihtiyaçların, kavram­ların sürekli ve gittikçe artan farklılaşması hep yeni adlandırmaları gerekli kılıyorsa, buna kar­şı dengeyi kuran birleştirici bir gücün de bu­lunması gerekir. Sınıfların üstünde, özelleşmiş etkinlikler ve toplulukların üstünde, bir birey­ler toplulaşmasından bir topluluk oluşturan, üretim ve toplu geçim imkânı sağlayan birleş­tirici bir güç vardır. Bu güç dildir ve yalnız dil­dir. Dilin, değişen toplum içinde bir sürek­lilik, her zaman için fark-lılaşmış olan etkinlik­leri birbirlerine bağlayan bir değişmezlik gös­termesi bundandır. Bireysel farklılıklar içinde bir özdeşliktir. Dilin son derece paradoksal olan ikili niteliği, hem bireye oranla içkin, hem de topluma oranla aşkın niteliği, işte bundan ileri gelir. Bu ikilik dilin tüm özelliklerinde or­taya çıkar.


Öyleyse birinin [dilin] analiziyle ötekinin [toplumun] analizine ışık tutmak için dil ve toplum ilişkisini nasıl ele alabiliriz? Bu ilişki yapısal bir bağlılaşım ilişkisi olmayacaktır, çünkü insanların örgütlenmesinin dilin örgüt­lenmesine benzemediğini gördük. Bu ilişki tipolojik de olmayacaktır, dilin türü ister tek he­celi, ister çok-heceli, sessel [tonal] ya da mor­folojik olsun, toplumun özgül niteliği üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Bu ilişki, genetik ya da ta­rihî de olamayacaktır, çünkü birinin doğumu­nu ötekinin doğumuna bağımlı kılmıyoruz. Dil, insan topluluğunun bağrında doğar ve gelişir, toplum ile aynı süreç aracılığıyla, geçim araçları üretme, doğayı değiştirme ve araçların sa­yısını artırma çabasıyla kurulur.


Tıpkı toplumun maddî ve düşünsel etkinlik­leri içinde farklılaşması gibi, dil de bu toplu çalışma içinde ve bu toplu çalışma ile farklılaşır, etki derecesini yükseltir. Dili burada yalnız­ca toplumun analizine yarayacak bir araç ola­rak düşünüyoruz. Bu amaçla, dil ile toplumu göstergebilimsel bir ilişki, yani yorumlayıcının yorumlanana ilişkisi biçiminde, senkroniye yerleştireceğiz. Ve birbirine bağlı şu iki öner­mede bulunacağız: ilk olarak, dil toplumun yorumlayıcısıdır; ikinci olarak, dil toplumu içine alır.


Dili toplumun yorumlayıcısı olarak gösteren birinci önermenin doğrulanmasını dilin toplu­mu içine aldığını kesinleyen ikinci önerme sağlar. Doğrulama iki biçimde yapılabilir: ilk olarak, ampirik biçimde, dilin yalıtılabileceği, toplum içinde kullanımıyla ve kültürü oluştu­ran toplumsal tasarım ve normlarla olan iliş­kilerine başvurmaksızın kendi başına betimle­nebileceği ve incelenebileceği olgusuyla. Oysa kültürü ve toplumu dilsel anlatımları dışında betimlemek imkânsızdır. Bu anlamda, dil top­lumu içine alır, ama toplum dili içine almaz.
İkinci olarak (bu noktaya az sonra yeniden döneceğim), dil, toplum ile birey arasındaki farklılaşmanın zorunlu ve değişmez temelini sağlar. Dilin kendisi diyorum, her zaman ve zorunlu olarak.


Dilin toplumu yorumlamasını ele alalım. Top­lum dil içinde ve dil ile anlamlı duruma gelir; toplum dilin en gerçek “yorumlananı”dır. Yorumlananı her şeyden önce ve tam anla­mıyla var etmek ve kavranabilir bir kavrama dönüştürmek olan bu yorumlayıcı rolünü ye­rine getirebilmesi için, dil, topluma ilişkin iki koşulu yerine getirmelidir. Bu toplum, üretim koşullarıyla tekniğin biçimlendirdiği kurumlaş­mış insan doğası olduğuna göre, toplum kimi zaman yavaş, kimi zaman çok hızlı, fakat ara­lıksız bir evrim geçirmeye ve farklılaşmaya yatkındır. Fakat yorumlayıcı, bir yandan yo­rumlananda ortaya çıkan değişiklikleri sapta­yabilecek, belirtebilecek ve hattâ yönlendire­bilecek durumda kalırken, bir yandan da aynı kalmak zorundadır. Bu genel bir göster-gebilim koşuludur. Koymak istediğim göstergebilim il­kesi şu: iki göstergebi-limsel sistem, eğer değişik nitelikteyseler, benzeşim koşulu içinde bir arada bulunamazlar; ne karşılıklı olarak bir­birlerinin yorumlayıcısı olabilir, ne de birbirleriyle değiştirilebilirler.


Toplum karşısında di­lin durumu da budur gerçekten; dil teknik ko­şulların ve toplumsal hayatın yarattığı bütün yenilikleri kapsamı içine alıp adlandırabilir, ama bu değişikliklerin hiçbiri onun kendi ya­pısını dolaysız biçimde etkilemez. Savaşların, fetihlerin yarattığı şiddetli değişiklikler bir ya­na, konuşan insanlar (altı çizilmesi gereken bir koşuldur bu) dilin normal hayat koşulları için­de, kendi iç ihtiyaçlarının getirdiği değişmeyi hiçbir zaman fark etmezler, dil sistemi ancak pek yavaş biçimde değişir. Bu değişiklikler, ancak birkaç kuşak sonra geriye bakıldığında, dolayısıyla yalnızca daha eski dil durumlarının tanıklarını koruyan toplumlarda, yani yazısı olan toplumlarda fark edilir.


Dile bu yorumlayıcı durumunu veren nedir? Dil -bilindiği üzere- toplumun tüm üyelerin­de ortak olan ve olması gereken bildirişim ara­cıdır. Dil bir bildirişim aracıysa ve bildirişimin kendisinin aracıysa, bu, anlamsal özelliklerle yüklü olduğu ve kendi yapısı gereği, anlam üreten bir makine gibi işlediği içindir. Burada, sorunun can alıcı noktasında bulunuyoruz. Dil, sınırsız bir biçimde çeşitlilikte bildiri üretimini sağlar. Bir benzeri daha bulunmayan bu özel­lik, dilin yapısından ileri geliyor: göstergeler­den, anlam birimlerinden oluşur dil; gösterge­lerin sayısı fazladır, ama sınırlıdır; bir izge uya­rınca çeşitli düzenlenişlere girerek her türlü hesabı aşacak kadar çok anlatım üretirler; göstergeler gittikçe arttığı ve buna bağlı ola­rak bu göstergelerin düzenleniş sayısı da art­tığı için, anlatımlar gittikçe daha çok artar.


Demek oluyor ki, en derin düzeyde, ayrıl­maz iki özelliği var dilin. Anlamlı birimlerden oluşmak niteliğini temellendiren özelliği ile bu göstergeleri anlamlı bir biçimde düzenleyebilen kullanımını kuran özelliği. Bunlar, birbir­lerinden ayrı tutulması gereken, iki değişik analiz isteyen ve özel iki yapı içinde olan iki özelliktir. Üçüncü bir özellik, bu iki özellik ara­sındaki bağı kurar. Bir yanda anlamlı birim­lerin, öbür yanda bu göstergeleri anlamlı bi­çimde düzenleme yetisi, bir de dizimsel özellik, göstergeleri birbirini izleme kuralına göre ve yalnızca bu biçimde birbirlerine birleştirme özelliği. Şuna inanmak gerekir ki, hiçbir şey dile indirgenmedikçe anlaşılamaz. Bu nedenle dil, doğayı olduğu kadar deneyi de, yani top­lum adı verilen bu doğa ve deney bileşiğini de yorumlama, kavramlaştırma ve betimleme ara­cıdır. Dil, deneyleri göstergelere dönüştürebil­me ve kategorilere indirgeme gücüyle kendi öz doğasına varıncaya kadar her türden veriyi nesne olarak ele alabilir. Bir üst-dil vardır, ama üst-toplum yoktur.


Dil, toplumu her yandan sarar ve onu kav­ramsal aygıtı içine alır, fakat aynı zamanda da, ayrı bir güç gereğince, toplumsal anlamcılık denilebilecek olan şeyi de temellendirerek top­luma biçim verir. Dilin en çok bu bölümü ince­lendi. Bu bölüm, tümüyle değilse de özellikle, adlandırmalara, kelime olaylarına dayanır. Ke­lime dağarcığı burda, kültür ve toplum tarihçi­lerine, bol bol başvurulan, bereketli bir kaynak sağlar. Kelime dağarcığı, toplumsal örgütlen­menin aşama ve biçimlere ilişkin, siyasal dü­zenlere ilişkin, aynı anda ya da birbiri ardın­dan kullanılan üretim tarzlarına, v.b. ilişkin ye­ri doldurulmaz tanıklıklar saklar kendinde. De­ğişmez, sürekli biçimde yenilenen, genişleyen dil ile toplum bağıntısının en iyi incelenen ya­nı olduğundan, bunun üzerinde fazla durmaya­cağız. Burada, bu anlam yetisinin birkaç özel­liğini ortaya çıkarmakla yetineceğiz.


Bu açıdan dilin sağladığı tanıklıklar, ancak birbirlerine ve göndergelerine bağlandıkları zaman tüm değerlerini kazanırlar. Burada kar­maşık bir mekanizmayla karşı karşıyayız, sağ­ladığı sonuçları özenle yorumlamamız gerekir. Toplumun belirli bir çağdaki durumu kullandığı adlandırmalarda yansımaz her zaman. Çünkü, göndergeler, belirtilen gerçekler değiştikten sonra da adlandırmalar yaşamaya devam eder. Bu sık rastlanan ve sürekli olarak doğru­lanan bir olaydır ve bunun en iyi örnekleri şu anda sık sık kullandığımız «toplum» ve «dil» terimleri. Bu iki terimin her biri için gösterile­bilecek gösterilenlerin çeşitliliği, aynı zaman­da biçimleri nasıl kullanmamız gerektiğinin bir tanığı ve bir koşuludur. Çok-anlamlılık denilen olgu, dilin pek çok sayıdaki çeşitli türleri, de­ğişmez bir terim ile kendi üzerine alması ve böylece anlamın değişmezliği içinde gösteri­lenin değişimini kabul etme yetisinin sonu­cudur.


Üçüncü olarak, biraz değişik, fakat bugün üzerinde özel olarak durmak gereken bir olguyu ele alalım: herkes kendinden kalkarak ko­nuşur. Her konuşucu için, konuşma konuşu­cunun kendinden doğar ve konuşucunun ken­dine döner, herkes öteki ya da ötekiler karşı­sında kendini özne olarak belirler. Buna karşın ve bel-kide bu nedenle, her bireyde en derin kendinin [bireyin] indirgenmez doğuşu olan dil aynı zamanda da birey-üstü ve topluluğun tü­müyle aynı genişliğe sahip bir gerçekliktir. Bi­reysel konuşma üretimi ile birey-üstü, nesnelleştirilebilir gerçeklik olarak dilin birbirlerine tekabül etmesi, toplum karşısında dilin para­doksal durumunu temellendirir. Gerçekten dil, konuşucuya sözü kullanma imkânı veren te­mel biçimsel yapıyı sağlar. Söylemin öznel ve göndergesel olmak üzere çifte işleyişine im­kân veren dilsel aracı sağlar: bu «ben» ile «ben-olmayan» arasındaki vazgeçilmez ayrım­dır Ve bütün dillerde, bütün toplumlarda, bü­tün çağlarda her zaman geçerlidir. Bunu da, dilde yer alan ve yalnızca bu işe yarayan özel belirtiler, dilbilgisinde adını verdiğimiz öğeler sağlar: ikili bir karşıtlık oluşturan, «ben» ve «sen» karşıtlığı ile «ben/sen» sistemi ve «o» karşıtlığı.


İlk karşıtlık, «ben-sen» karşıtlığı, bütünüyle insanlararası olan kişisel bir kısa söylem ya­pısıdır. Bu karşıtlığın insan ortamı dışında kul­lanılmasına izin veren şiirsel ya da dinî tek bir özel izge vardır.
İkinci karşıtlık, kişiyi kişi-olmayan'ın karşı­sına koyan «ben-sen»/«o» karşıtlığı, gönderi işlemini gerçekleştirir ve konuşmanın kendi­si dışında bir şey üzerine, dünya üzerine ko­nuşma olması imkânını temellendirir. Dilin çif­te bağıntılar sistemi buna dayanır.
Burada dilin, daha önce kısaca analiz ettiğim öbür iki biçimlenmesine ek olarak bir üçüncü biçimlenme ortaya çıkıyor; konuşan'ın kendi söylemi içine yerleşmesi, toplumdaki kişiyi katılan-kişi olarak ortaya koyan ve bildirim kip­lerini belirleyen, zaman ve mekân bağıntıları­nın karmaşık ağını seren pragmatik düşünce.


Bu kez insan, topluma ve doğaya göre yer alır, onlara katılır, zorunlu olarak bir sınıfta yer alır; ister otorite sınıfı, ister üretim sınıfı olsun. Burada dil, gerçekten bir insan pratiği olarak ele alınmakta, insan toplulukları ya da sınıflarının dili özel biçimde kullanmalarını ve bunun sonucunda ortak dil içinde oluşan fark­lılaşmaları ortaya koymakta.


Bu olguyu, ya da sınıfların kendine maletmeleri olarak betimleyebilirim. Her toplumsal sınıf genel terimleri kendine maleder, özgül gösterilenler verir onlara ve böylece onları kendi çıkar küresine uyarlar ve çoklukla onları yeni türetme-lerin temeli yapar. Yeni değerlerle yüklü olan bu terimlerse ortak dile girer ve sözlüksel farklılaşmalar yaratırlar. Kendi gös­terilenlerini kendi içlerinde taşıyan, görece bi­leşik özel bir evren oluşturan birkaç özelleşmiş kelime dağarcığını inceleyerek bu süreci de gözden geçirebiliriz. Bu, örneğin -fakat bu örneği ge-liştirmek için zamanım yok burda- Romalı papazların «kutsal»la ilgili kelime da­ğarcıkları gibi kimi özgül sınıfsal kelime dağarcıklarının analizi olabilir. İçinde hem özgül terimlerin tüm bir dizelgesinin (fihristinin), hem de bu dizelgeyi düzenlemenin özgül bi­çimlerinin, özel bir üslubun, kısacası ortak dile yeni değerler, kavramlar yükleyerek onu ken­dine maletme özelliklerinin görülebileceği ye­terince zengin bir kelime dağarcığını, kolay­ca analiz edilebilecek bir dili özellikle seçiyo­rum. Böylece, küçük boyutlu bir örnek üzerin­de, toplum içinde dilin rolü kolayca görülebilir, çünkü bu dil kendi evrenlerini en üstün evren kabul eden kimi uzmanlaşmış meslek topluluk­larının anlatımıdır.


Dili topluma bağlayan de­ğişik türden bağıntıları, toplumu ve dili, biri aracılığıyla ötekini aydınlatabilen bağıntıları birbirlerinden ayırarak dilin toplumsal yapı ve işlevlerin yorumlayıcısı, göstergesi olmasına imkân veren mekanizmayla ilgi-lendik çoklukla. Bunun ötesinde, toplumsal etkinliğin temel il­keleriyle dilin derin yapıları, işleyişi arasında daha az belirgin benzerlikler vardır. Bunlar, verimli kılınmak için teorinin daha da gelişti­rilmesini gerektiren kaba karşılaştırmalar, ge­niş benzetmelerdir. Fakat gene de sağlam, ge­rekli olduklarına inanıyorum. Burada üç kav­ramı belirterek ilk yaklaşımda bulunabilirim.


Dil, toplum içinde üretici bir sistem olarak ele alınabilir: bir anlam düzenlenmesi olan kendi düzenlenmesi: böylece bu düzenlenme­nin koşullarını belirleyen izge aracılığıyla an­lam üretir. Yayılma ve dönüşüme ilişkin bir­kaç biçimsel kural aracılığıyla durmadan bildi­rimler de üretir; yani oluşum şemaları yaratır; bildirişim çevrimine giren dilsel nesneler yaratır. «Bildirişim», dolaşım ve ortak kılma olarak anlaşılmalıdır.


Burada, iktisat alanındayız. Saussure de iktisada özgü kimi kavramlar ile dilsel bildirişim süreci içinde ilk olarak temellerini attığı, dile getirdiği, düzenlediği kavramlar arasında bir benzerlik bulunduğunu belirtmişti. Dil gibi ik­tisadın da bir değerler sistemi olduğunu söylemisti: değerler, işte temel bir terim daha. Ge­niş düşüncelere yol açacak bir benzerliktir bu, ama biz bu benzerliği değere bağlı olan üçün­cü bir kavrama, dizisel değişimle özdeşlenebilen değişim kavramına kadar genişletebili­riz. Dilin dizisel ekseni dizimsel eksene oran­la, bir terimin yerine bir başkasının, dizimsel bir kullanım değeri olduğu ölçüde bir işlevin yerine bir başkasını koyma imkânı ile belirle­nen ekseni olduğu bilinir. Burada, iktisattaki değerin özelliklerinin pek yakınında bulunuyo­ruz. Her iki yanda da, bir değer söz konusu ol­duğu ve bu bağıntı iki terimin de bütünüyle ayrı nitelikte ve saymaca bir ilişkiyle bağlı ol­duğu için, Saussure ücret-emek ilişkisiyle gösteren-gösterilen ilişkisini karşılaştırmıştı. En iyi örneğin bu olduğundan ve ücret-emek, ücret-fiyat ilişkisinin gösteren-gösterilen iliş­kisiyle kesinlikle benzeştiğinden emin değilim. Fakat burada, bu özel örnekten çok, bundan çı­kan, dilde ve toplumda ortak olan kimi kav­ramları uygulama biçimine ilişkin karşılaştır­ma ve bakış ilkesi sözkonusu. Dili ve toplumu yan yana koyan geleneksel çerçeveyi aşmak için, düşünceye gerekli olan aracı daha şimdiden sağlayan bu üç kavramı ilerde işlemek amacıyla koymak da yeterli.


Bu geniş konunun tartışılmasına temel ay­rımlar getirilmesinin ve dil ile toplum arasına hem mantıkî, hem de işlevsel olacak ilişkiler koymanın gerek ve imkânını göstermeyi de­nedim kısaca: yetileri ve anlamlı ilişkilerini dü­şünerek mantıkî, her biri kendi niteliğine uy­gun üretici sistemler olarak ele alınabilecekleri için, işlevsel ilişkiler. Böylece yüzeydeki uyum­suzlukların altından derin benzerlikler çıka­bilir. İşleyişlerinin ortak yanları toplumsal pra­tikte olduğu gibi, dilin kullanımında da insanlararası bu bildirişim bağıntısında bulunacak­tır. Çünkü insan, dilin kendisinde temellendirdiği çifte doğa içinde, hâlâ ve gittikçe daha çok aranması gereken bir nesnedir.*


* Problemens de Linguistique General-II, Paris, Gallimard, 1974

14 Ağustos 2007 Salı

Kimler Kemalist


Hüseyin DEDESOY


DERSIM FORUM Tarih, gün ve saat : 18. Subat 2005 15:17:13:


Kürtlerin Türklerle Kardeşliği Neye Dayanıyor.?


Kürt aydınları ve siyasetcileri kendi entellektüel cıkmazlarını ve darliklarının bedelini karşısındakileri Kemalist'likle suclayıp onlara bu şekilde saldırarak gidermeye calışırlar. Bunu daha önceleri sol düşünce mensuplarına karşı yaparlardı. Şimdilerde ise Özellikle Alevi kökenli ve DERSİM merkezli Kırmanc-Zaza yada Kurmanc düşünür ve aydın cevresine karşiı yapıyorlar. Bu düşüncenin altındakı yatan ana fikirse aslında Kürtlük ve Kürdistanlıktan öte İslam merkezli müslümanlıktan kaynaklanan bir bakış acısının ürünüdür.

Onların Kemalist'lik diye sucladıkları ve karşı cıktıkları düşüncenin kendisi aslında dikkat edildiğinde İslamla celişen düşüncelerdir, yani onlar icin islamı red eden her fikir ve kişi kemalist oluyor. Aynı mantığı Türk kökenli islami düşünce savunucularıda yapıyor ve söylüyor.

Şimdilerde ise yeni bir kavram türemiş, yok efendim Dersim'de ve Dersim'lilerde, yani KIRMANC - KURMANC Aleviler "Kemalist Alevilik" yapıyorlarmış (nedemek oluyorsa). Dolayısıyla bu mantığa göre Aleviliği savunmak, yada Dersim-Kurmanc kimliğini ortaya cıkartmak Kemalistlik oluyormuş. Her ne hikmetse bu insanlar tarihten beri merkezi iktidarla en iyi anlaşan ve hep onların hizmetinde bulunan kendileri olduğu halde ve DERSIM'liler de hep Merkezi iktidarla celiştikleri - catıştıkları halde yine suclu ve Kemalist olan Dersim'liler yada Alevi - Kurmanclar oluyor.

İsterseniz biraz tarihe gidip belleğimizi yoklayıp hafıza tazeliyelim ve bakalım Mustafa Kemal'le kim daha cok anlaşıyormuş ve kim Kemalistmiş:

1919-1924 yılları arasında Türkler Mustafa KEMAL önderliğinde yeni bir Türkiye Cumhuriyeti kurma calışmalarını sürdürürken, Kürtler de doğuda bağımsız bir Kürdistan icin harekete geçmişlerdi. 1919’da Paris’te başlayan Sevre anlaşması diye bilinen barış anlaşmasında Türklerin yanısıra Kürtler ve Ermeniler icin de bağımsız bir devlet yada Kürt ve Ermenileri kapsayan federal bir devletin kuruluş olanakları araştırılıyor Kürt delegeleri bu konuda önerilerde bulunuyorlardı.

Doğuda Bağımsız Bir Kürt ve Ermeni devletinin kurulabileceğinin haberini alan Mustafa Kemal 10-13 Temmuz 1919 tarihinde ERZURUM da Tüm Kürt illerinin temsilcilerinin cağırıldığı bir kongre düzenler ve kongrede aynı dini inancları paylaşan Müslüman din kardeşleri olarak Kürtlerin Türkler den ayrılmıyacaklarının sözünü alır ve karara bağlar. Fakat bu kongreye DERSIM ve cevresindeki (Sivas-Kaysri-Maraş-Malatya) Alevi Kurmanc temsilcileri katilmazlar. Genc Türk lideri Ordaki bulunan Kürt delegelere "Neden Dersim delegelerinin burda bulunmadığını" sorar Kürtlerin verdiği cevap ise "...paşam onlar Kızılbaştır..., onlar bizimle, bizde onlarla asla birlikte olmayiz…" yanitini verirler.

Cünkü yüz yıllardan beri Osmanlı'nın askerliğini ve savaşcılığını İslam adına Kürtler yapmışlar ve Kızılbaş diyede önce Dersim ve Cevresinin Alevi Kürtlerini ve Zazalarını kesmişler, İdrisi Bitlis gibi Yavuza Danışmanlık ve akıl hocalığı yapmış, Arap cöllerinde hırıstıyanları Bozguna uğratmış Selahattin Eyubi gibi önderler cıkartmış olan bu Kürtler Dersimli Alevi-Kurmanc ve Zazalarin kimler olduklarını cok iyi bilirler.

M. Kemal Erzurum kongresinden sonra Sivas'a gecerek, Dersim ve cevresinin Alevi- Kurmanc'lariyla da 4-12 Eylul 1919 Sivas’ta benzeri bir kongre düzenlemek ister. Sivas kongresine ise yanlızca birtek Alevi-Kurmanc delegesi olarak Sivas'tan Alişan Bey katılır ve orda bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasından yana olduğunu bildirir. Ciceği burnunda Genc Türk lideri ilk diplomatik yenilgiyi İşte O Kemalist Dediğiniz Alevi-Kurmanclardan alir.

Sivas kongresi istediği gibi gecmesede Mustafa KEMAL Ankara’ya döndüğünde doğu illerinin temsilcileri adina Paris Barış Konferansına gonderdiği mesajlarla Kürt ve Türklerin hepisinin müslüman olduklarını ve bir birlerinden ayrılmak istemediklerini bu nedenlede Kürtlerin ayrı bir devletten yana olmadığını bildirir. 20 şubat 1920 de Kürt ve Ermeni delegasyonları adına Serif PAŞA ve Bogos NUBAR'ın barış konferansına sundukları anlaşma da bu anlamda gecersiz sayılıyor ve Kürt delegasyonu gorevinde istifa eder.

Buna ragmen 10 Agustos 1920'de İmzalanan Sevre anlasmasına göre Kürtlerin varlığı kabul edilir ve Kürtlerin yoğun yaşadıkları bölgede bağımsız bir Kürt devletinin kurulması ön görülür. Bunun icinde bir heyet oluşturulup araştırma yapmak icin bölgeye gönderiliyor.

Mustafa KEMAL Ankara’da yanına aldığı 72'ye yakın Kürt millet vekiliyle birlikte(aralarında Dersim mepusu Mıcoağa ve Diyapağa da bulunmaktadır) gecici hükümetini ilan edip TBMM calışmalarını yürütürken, Başında Kocgirili Alişer EFENDİ , Dr ; M.Nuri DERSİMİ ve Seyit RIZA nin bulunduğu Sivas ve Dersim yöresinin Alevi-KURMANC önderleri de Dersim-HOZAT’ta 15 kasım 1920'de merkezi bir kongre düzenlerler ve Ankara hükümetin de Sevr anlaşması gereği DERSİM bölgesinde muhtari özerkliğin kabulu, Alevi-Kurmanc illerinde ki (Elazig,Malatya,Sivas,Erzincan) kurmanc mahkumlerın serbest bırakılmasını ve bölgedeki Türk askeri güclerinin geri cekilmesini aksi taktirde 60 000 lik hazır silahlı gücleriyle bunu zorla yapacaklarını iletirler.

Ankara hükümeti tarafında herhangi olumlu bir girişimde bulunulmadığını gören bu Alevi-Kurmanc önderler Dersim’de hareketle, Erzican, Elazığ, Malatya ve Sivas'i Kapsayan bağımsız bir bölgesel özerklik Projesiyle 1921 baharında saldırı için hazırlıklara girişirler fakat Mustafa Kemal onlardan önce harekete gecer ve saldırıyı başlatır. 6 Mart 1921 de Atatürk iktidarının ilk "kürt isyanı" diye bilinen KOCGİRİ ayaklanması 17 Temmuz 1921'e kadar sürer .Hareket bastırılır, Önderleri tutuklanır bölgede büyük katliamlar yaşanır ve ilk Kurmanc sürgünleri burada başlar. Hareketin üç önemli lideri Dr.M .Nuri Dersimi, Alişer Efendi ve karısı Zarife Hatun ise Dersim’e siginirlar.

Bu ayaklanmaya Dersim Kurmancları dışında hicbir bölgenin Kürtleri katılmaz tam tersine Mustafa Kemal'i destekleyen 72 Kürt millet vekili Ankara hükümetine onay verir. Cünkü Ankara hüketi onlar icin Türklerin ve Kürtlerin Müslüman-İSLAM hükümetidir. (Tıpkı bugün Talip Erdoğan'a sahip cıkıldığı gibi) M.Kemal TBMM de yaptığı bir konuşmada millet vekillerine şunu söyler '...sizden rica ediyorum ,Türk değil müslüman, hatta osmanlı deyin…hepimiz halifete bagliyiz .... »

23 Temmuz 1923'te Yapılan Lozan anlaşmasıda Türkiye delegasyonu olarak Türkleri temsilen İsmet İnonu ile Kürtleri temsilen de Diyarbakırlı Zülfüzade Zülfü bey gitmişlerdir ve orada Kürtlerin ayri bir devlet kurmak ismediklerini TBMM hukumetinin Türklerin ve Kürtlerin hükümeti olduğunu savunmuşlardir. Yine 80 yil sonra Strazbourg'ta Kürt eski Millet vekilleri Leyla ZANA ve Diyerlerin Avrupa Parlamentosunda soyledikleri gibi."...Biz Kğrtler azinlik degil tam vatandaşız, Türklerden ayrılma ve ayrı bir devlet kurma diye bir düşüncemiz yoktur , Kürtler ve Türkler kardeştir…" her zaman zaten kardeş oldunuz. Ama kemalist diyede hep başkalarini sucladiniz.

Lozan anlasmasindan sonra Turkiye Cumhuriyeti’nin kurulusunu ilan eden Mustafa Kemal « Turkiye Turklerindir » siloganiyla hareket etti, yine bugunde Turkiye yetkililerin soyledigi ayni sey degilmi. Birtek sorun var oda bir turlu yok edemedikleri su Dersimin basini cektigi Alevi-kurmanclar. Onlarida haledebilseniz Turkiye'yi Turk ve Kurt Musluman kardesleri olarak ilelebet goturursunuz.

Simdi soruyorum o kemalist oldugumuzu idda eden buyuk Kurt dusunur ve aydinlarina; Kim kemalist oluyor? Turkiye'nin bolunmez butunlugunu Erzurum kongresinde buyana savunan sizler mi, yoksa M. Kemalin Yuzune dahi bakmiyan Kocgrili onderlerden, Seyit Rizaya… dar agacina 70' ini geckin yasiyla giderken." Su Turklerin ve Kemalin hilesiyle bas edemedim, bu bana dert oldu. Ama size de boyun egmedim ya buda size dert olsun" diyen O yasli cinar mi kemalist, yoksa daha mahkemede agzini acar acmaz "Turk analarindan ve babalarindan ozur diliyorum, benim anamda Turktur." diyen, sizin o ulusal onderiniz mi kemalist.?


Hüseyin DEDESOY.


Not: daha geniş bilgi için ' 1900 lerden Mustafa Kemale...' başlıklı yazıya bakınız.

10 Ağustos 2007 Cuma

69 yıl sonra konuştu

1938’de Dersim’de askerlik yapan 112 yaşındaki Abdullah Çiftçi, isyanda yaşananları tam 69 yıl sonra anlattı.
Çiftçi katliamda yaşadıklarını anlattıktan bir hafta sonra, 3 Ocak 2007 tarihinde yaşamını yitirdi. Abdullah Çiftçi, Dersim İsyanı’nda görevli askerdi.

Tam 69 yıl sonra 112 yaşına geldiğinde suskunluğunu bozdu ve yaşadıklarını anlattı. Bir hafta sonra da yaşamını yitirdi. ...
Dersim isyanının önderi Seyit Rıza yakalanmış, Elazığ’a götürülmüştü. Jandarma karakolu yanındaki meydana getirildiğinde sonradan Dışişleri Bakanı olan Sabri Çağlayangil’e döndü. Sehpaları görünce durumu anlamıştı. Çağlayangil’e ‘Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?’ diye sordu.
Sorusu yanıtsız kaldı. Son sözü soruldu. ‘Kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz’ dedi. Sonra meydana çıkarıldı. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama O, meydan insanla doluymuş gibi sesizliğe ve boşluğa hitap etti: ‘Evladı Kerbela’yız. Günahsızız. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir.’ Sözleri meydanda yankılandı.
Söyleyeceklerini bitirdikten sonra dimdik yürüdü, kendisini asacak celladı itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu...
Yalnız mağdurlar konuşmuştu Dersim Katliamı’nı yazan tüm tarih kitapları yukardaki bu anekdota apayrı bir yer ayırır. Bu öyle bir anekdottur ki, okuyan herkesi etkilemiş ve düşündürmüştür. Çünkü Dersim’de 1937-1938 yılları arasında yaşananlar, hala okuyanı etkilemeye, hala dinleyeni gözyaşlarına boğmaya devam etmektedir.
Ancak bu hikaye ve anlatımlarda eksik bir bölüm vardı. Ne yazık ki bugüne kadar sadece hep mağdurlar konuştu. Sadece mağdurlar hikayelerini anlattı. Soykırımın yürek burkan hikayeleri hep onların ağzından dinlenildi. Peki ya soykırımda yer alanlar? Soykırımı gerçekleştirenler? Onlara ya ulaşılamadı, ya da konuşmak istemediler. Böyle olunca da hikayenin bir tarafı hep muğlak ve belirsiz kaldı.
Konuştu ve öldü Ancak bu muğlaklığa ve belirsizliğe 112 yaşındaki Urfa Birecik’li Abdullah Çiftçi son verdi. Çiftçi, 1938-1939 yılları arasında Dersim Hozat Piyade Birliği 2. Tabur’da erdi. İsyanın en acımasız bastırıldığı dönemde, isyana kaynaklık eden en stratejik bölgede görev yaptı.
İsyanda yaşadıklarını ölümünden sadece bir hafta önce 69 yıl sonra 112 yaşına geldiğinde anlattı ve anlatımlarının kameraya kaydedilmesini istedi. Çiftçi katliamda yaşadıklarını anlattıktan bir hafta sonra, 3 Ocak 2007 tarihinde yaşamını yitirdi.
Çiftçi, kamera kaydında Hozat’taki ilk günlerini şöyle anlatıyor: ‘Dersim’e gittiğimizde Hozat’ta cepheye verdiler. Görev yaptığım birimin ismi Hozat Piyade Birliği’ydi. Bölüğümüzün çoğunluğu Urfalı’ydı. Askerler hep Kürttü. Sarp bir coğrafyası vardı. Dağlar çok yüksekti, tıpkı Ağrı Dağı gibi. Erkekleri hayvan derisinden çarık giyerlerdi. Ne kar bilirlerdi, ne soğuğu. Çok dayanıklı ve güçlülerdi.’ ‘Üzerimize taş atarlardı’
Abdullah Çiftçi’yi en çok etkileyen şey operasyonlarda yaşadıkları olmuş. Çiftçi, operasyonlar sırasında köylülerin silahla değil, taşlarla kendilerine karşı savaştıklarını anlatıyor: ‘Kış mevsimiydi. Köylere operasyona çıkıyorduk. Operasyona gittiğimiz köyleri önce çembere alırdık. Bu sırada köyün çevresine yerleşen isyancılar üzerimize taş atıyorlardı. Atılan taşlar çığa sebep oluyordu. Çığ yüzünden çember dağılır, düzenimiz bozulur, zayiatlar oluşurdu. Bazen 100 askerin öldüğü olurdu çığ yüzünden. Operasyonlar sırasında çatışmalar da olurdu. Bazı günler 10 isyancıyı ölü olarak ele geçirirdik.’ ‘Hayvanları kesip yerdik’ ...
‘Gıda sorunumuz yoktu. Ahırlardan binlerce inek çıkardı. İnekler küçük memeliydi. Onların hayvanlarını kesip yiyorduk. Onların köpeklerini, eşeklerini serbest bırakıyor, geri kalan hayvanları kendimize alıyor, sonra da evlerini ateşe veriyorduk. 2 yıl böyle sürdü.’
Abdullah Çiftçi, köy baskınları sırasında yaşanan katliamları ise ayrıntılı şekilde anlatıyor. İşte Çiftçi’nin anlattıkları: ‘Operasyonlar günlerce sürerdi. Köylere gittiğimizde köyün yetişkin erkekleri kaçardı. Sadece çocuklar ve kızlar kalırdı köylerde. Ambarlarını, ahırlarını ateşe veriyorduk. Sonra onların çocuklarını, kızlarını, kadınlarını hepsini ağır makinalı silahların önlerine verip öldürüyorduk. Kanları sel gibi akıyordu. Kimseyi dinlemiyorduk. Tuttuk mu bırakmazlardı, öldürürlerdi.’ ‘Çocuklar birbirine sarılırdı’
...‘Allah kimseye göstermesin gördüklerimi. Müslüman Müslüman’ı vuruyordu. Çocuklar birbirlerine sarılırlardı. Candı, ne yaparsın. Sonra çığlıkları gökyüzüne yükselirdi. Kanları sel olup akardı. Hala o çığlıklar kulaklarımda, bir türlü gitmiyor.’
Çiftçi’nin anlatımları katliam sırasında yaşanan çifte standardı da gözler önüne seriyor: ‘Hozat’ın karşısında bir köy vardı. Ona dokunmazlardı. Türk köyü olduğu söyleniyordu. Operasyona gittiğimizde komutanlarımız sadece köyün içine girerlerdi. Bizim girmemize izin vermezlerdi. Kendileri bizzat sağ olanları çıkartırlardı.’
‘Niçin katlettiğimiz bilmiyorum. Askere gitmedikleri söyleniyordu. Kürtler miydi, gavurlar mıydı bilmiyorum. Savaşıyorduk. Onlar bizi, biz onları öldürüyorduk....
‘Gördüklerim söylenmez... Söyleyemem. Ama ben gördüm, yaşadım. Geçen yıllarda hocaya gittim. Hocaya olayları anlattım. Yalnız dedim ki namlumu kimseye çevirmedim. Onları vururken zorlanıyorduk. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. Ne yapabilirdik ki? Ben rahatsız olsam ne yapabilirdim ki? Askerim ben. Köyleri hep yaktık yıktık. Bir kişi dahi sağ bırakmadık. Yaktığımız köy sayısı 10 kadardı. Hatırladığım köy isimleri Karaoğlan, Ayvacık, Qazi köyleriydi. Hala Dersim’e giden askerlere soruyorum oraları. Hala o köyler yıkıkmış...’
Abdullah Çiftçi’yi tanıyan herkes, Çiftçi’nin Dersim’de askerlikten döndükten sonra uzun süre içine kapandığını, kimseyle konuşmadığını belirtiyor. Oğlu Yusuf Çiftçi, babasının bazı geceler uykusunda konuştuğunu, bazen de çığlık çığlığa uyandığını söylüyor. Çiftçi, babasına ilişkin şunları anlatıyor: ‘Öleceğine yakın herkese Dersim’de yaşadıklarını anlatmaya başladı. Sık sık Allah kimseye göstermesin, gördüklerimi, yaşadıklarımı derdi. Dersim insanına çok yakınlık duyardı. Dersim’e askerliğe giden köy gençleri ile konuşur, oraları sorar, bilgi almak isterdi. Son olarak konuşacağım, kameraya alın dedi. Zaten konuştuktan bir hafta sonra da merdivenden düştü ayağını kırdı. Doktorlar ayağı düzelmiş dediler, ama kısa süre sonra yaşamını yitirdi.’
Çiftçi’yi tanıyanlardan biri de Aşağı Karkutlu Köyü Muhtarı Ethem Polat’tı. Polat, Çiftçi’yi şöyle anlatıyor: ‘Anlatınca dalar giderdi. ‘Komutanlarımız Türktü ama asker ağırlık olarak Kürttü’ derdi. Anlatırken sürekli duygulanıp ağlardı. ‘Nasıl böyle bir şey oldu’ deyip duruyordu. Sürekli ‘anlatılmaz’ diyordu. ‘Allah kimsenin başına vermesin’ derdi.
Dersim Katliamı Dersim İsyanı, 21 Mart 1937 gecesi başladı. İsyan kısa sürede genişledi. İsyanın genişlemesi üzerine devlet isyanı bir dizi harekat ile denetim altına almaya ve bastırmaya çalıştı. Özellikle Laç Vadisi ve Kutu Deresi bölgesinde binlerce kadın ve çocuk öldürüldü. İsyan sırasında 9 adet savaş uçağı kullanıldı. Köyleri bombalayan, sivil katliamlar gerçekleştiren uçakları kullananlardan biri de Türkiye’nin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen’di. İsyan sürerken 1937’de isyan lideri Seyit Rıza idam edildi. 1938’de bastırılan isyanda 90 bin Kürt katledildi. İsyandan sonra da Dersim ismi Tunceli olarak değiştirildi. Binlerce Dersimli de yerinden yurdundan edilerek sürgüne gönderildi. Dersim’de yaşananlar çok çevre tarafından katliam olarak değil soykırım olarak tanımlanmaktadır.

kaynak: Dersimhaber

1937-38 DERSİM JENOSİDİSİNİN KRONOLOJİSİ



Jenosid Sürecinde Gelişen Olaylar


25 Aralık 1935 Tunceli Kanunu çıkarıldı ve Dersim adı Tunceli olarak değiştirildi. 6 Ocak 1936 Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu ve başına sömürge valisi yetkileriyle General Abdullah Alpdoğan atandı. Dersim’de stratejik merkezlerde kışla ve karakol inşaasına başlandı. Ardından gelen karakol baskınlarının nedeni işgal ve soykırım hazırlıklarını önlemekti.


1937 YILI OLAYLARI (İSMET İNÖNÜ'NÜN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ ) 20/22 Mart 1937 (Kahmut Olayı) 1936‘da başlatılıp kış nedeniyle ara verilen kışla-karakol inşaası 1937 Mart’ında devam ettirilince, kesintiye uğrayan direniş de Karakol baskınları tarzında yeniden başladı. S. Rıza’nın köyü ve çevresi bombalandı. Türk askeri kaynakları ve Dersim’in hafızasının kaydettiği 1937 yılının ilk olayı 20-21 veya 21-22 Mart 1937 gecesi saat 11‘de Pah-Kahmut bucaklarını bağlayan Harçik Suyu üzerindeki tahta köprünün Demenanlılar ve Haydaranlılar tarafından yakılması ve civardaki karakola baskındır. Naşit Uluğ’a göre Dersimli büyük eylemleri genellikle 22 Mart sabahı başlatır, çünkü bu tarih güneşe tapılan devirlerden kalma bir inanç gereği kutsaldır, ilkbaharın da başlangıcıdır. Onun sözünü ettiği Dersim takvimindeki Newe Marti olmalıdır.


26-27 Mart veya 26 Nisan 1937 Seyit Rıza’nın oğlu Bıra İbrahim (Bava), babası adına askeri harekatın durdurulmasını talep etmek üzere gittiği Hozat dönüşünde Kırğan köyü Deşt’te misafir olduğu evde uyurken öldürülür. M. Nuri, bu siyasi cinayeti Alpdoğan’ın adamı Binbaşı Şevket’in adamlarının örgütlediğini yazar. S. Rıza, misilleme olarak Kırğan aşiretinin merkezi Sin bucağını ve karakolunu basar. Ordu, Kırğan aşireti eşliğinde saldırıya geçer. Böylece S. Rıza ve aşireti ile Bahtiyar aşireti de başlamış bulunan çatışmalara katılırlar. Çatışmalar fiilen toplu bir direnişe dönüşür. Aşiretler arasında genel bir birlik kurulamaz. Sadece Yukarı Abbas, Bahtiyar, Ferhad, Karabal, Yusufan, Demenan ve Haydaranlar’dan oluşan toplam 7 kadar aşiret kendi aralarında direniş için ittifak kurup Halvori-Vank civarında yemin ederler ve topluca direnişe geçerler. Alpdoğan, aşiretler arasında birleşmeleri engellemek, direniş kararı alan S. Rıza liderliğindeki yedi aşireti tecrit etmek için çabalar. Bu amaçla söylentisi dolaşan boşaltma ve sürgün kararını yalanlamaya, saklı tutmaya özen gösterir. Ajanları dolayımıyla aşiretlerarası kavgaları körükler, direnişin önderlerini ortadan kaldırmak için çalışır. S. Rıza ile bir toprak meselesi yüzünden anşlaşmazlığı bulunan yeğeni Rehberi ve çetesini kendisiyle işbirliğine ikna edip kullanır. Rehber, verilen görevleri yerine getirdikten sonra onu da öldürtür.


Nisan 1937 Askeri birliklere baskınlar. Direniş sürüyor. 1-3 Mayıs Mazgirt’e ve Mazgirt Köprüsü’ndeki birliklere saldırı. Sabiha Gökçe’nin de katıldığı 15 uçaklık bir filo Zel, Kırmızı Dağ, Yukarı Bor (Keçizeken) çevrelerini bombalar. 8 Mayıs Genelkurmay, Dördüncü Genel Valiliğe 8 Mayıs’ta genel tenkili (Bor/Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşacak hücüm harekatını) başlatması emrini iletir. 19 Mayıs Yukardaki emir üzerine 25. Alay Kırmızı Dağ zirvesini bir saldırıyla işgal eder, tespit edilen Nazımiye-Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşır. Bu saldırı için 19 Mayıs gününün seçilmiş olması dikkat çekmektedir. Bu saldırının başarısı Yusufanlılar‘ın ittifak yeminini bozup direnmeyişlerine, dahası orduya destek olmalarına bağlanmaktadır. Bu ani ilerleme savaş alanındaki sivil halkın Kalan ve Kutu derelerindeki sığınaklara yerleştirilmesine neden olur. Aşiretlerin çoğu tarafsız, bir bölümü devletten yanadır. Direnenler küçük bir azınlıktır. Üstelik ittifakçıların bir bölümü saf değişmiştir.


26 Mayıs Bahtiyar köylerine ordu baskını ve bu bölgede önceden boşaltıldığı görülen Resikan, Gözerek, Varuşlar, Çökerek ve Çat köylerinin yakılması. Mayıs Sonu ve Haziran Başı Haydaran, Demenan ve Yusufanlılar’dan bazıları teslim olur. 18 Haziran Başbakan İnönü Elazığ’a gelerek sürmekte olan harekatı görüşür. 22 Haziran Ordu birlikleri Zel, Bokir, Sıncık, Aziz Abdal dağlarını işgal ederler. Dersimli her dağ zirvesi, her bir vadi için, kısacası ülkesinin her karış toprağı için çetin bir direniş sergilerse de işgal ordusunun 19 Mayıs’ta ulaştığı hattı daha da içerilere (kuzeye) taşımasını engelleyemez. Direnişçi köyler yakılır, sürülere elkonulur. Haziran veya Temmuz Asker Tujik Dağı’nı işgal eder. Bu dağın eteğindeki İksor Vadisi’nde sığınaklarda bulunan çoğu kadın ve çocuk sivil halktan binlerce kişiyi imhaeder. Mağaraların girişi betonla kapatılarak veya ağzında ateş yakıp içine boğucu duman verilerek binlerce sivil yokedilir. Bu sırada can havliyle dışarı fırlayanlar vurulur. Kısacası İksor vadisinde tam bir katliam olur.


9 Temmuz 1937 Dersim ulusal hareketinin S. Rıza’dan sonraki en önemli önderi Alişer, eşi Zarife’yle birlikte Rehber ve çetesi tarafından öldürülür. Sekiz-dokuz kişilik bu çeteye Hıde Pırço (Pırço’nun oğlu Hıdır) da katılır. Alişer ve eşinin kesik başları Elazığ’daki “Dersim Fatihi“ Abdullah Alpdoğan‘a yollanır. 17-18 Ağustos Bahtiyar mıntıkasında (Tokmakbaba-Titenik-Sarıoğlan üçgeninde) çetin çarpışmalar. S. Rıza’nın ikinci eşi, büyük oğlu Şeyh Hasan, üç torunu ve bin kişilik kuvveti bu çarpışmada katledilirler. Bazı kaynaklar bu çatışmaların Koçan mıntıkasında yaşandığını söylerse de bu doğru görünmüyor. 28 Ağustos Bu sıralarda direnişe S. Rıza ve Sahan önderlik etmekteydiler. S. Rıza Bahtiyarlılar arasında bulunuyordu. Direnişçi 6 aşiret reisinden yakalanmamış olan sadece bu ikiliydi ve Alpdoğan onların peşindeydi. 28 Ağustos günü direnişin önemli bir önderi olan Bahtiyarlı Sahan, General Alpdoğan tarafından satın alınan üvey kardeşi Pırço oğlu Hıdır tarafından uyurken öldürülür. Gövdesinden ayrılan başı Hozat’taki Türk kumandanına teslim edilir. Rehber’in çetesinden olan hain Hıdır, Hozat dönüşünde Sahan’ın kardeşi veya amcasıoğlu tarafından öldürülür. Bahtiyar direnişinin kırılması (ardından Bahtiyar kırımı yapılır) anlamına gelen Sahan’ın öldürülüşü, gerçekten de Dersim direnişinin sonu olur. Sağ kalan Bahtiyar direnişçileri S. Rıza’nın aşireti Yukarı Abbas kuvvetlerine katılırlar. Fakat Sahan öldürülünce yalnız kalan Seyit Rıza, direnişe çağırdığı tarafsız aşiretlerden bir şey çıkmayınca çok geçmeden yakalanır ya da bir versiyona göre teslim olur.


5-13/15 Eylül S. Rıza Erzincan’a giderken veya gittiğinde yakalanır. Bir söylentiye göre yakalandığında komşu illere kaçmaya çalışıyordu. Bir diğerine göre kaçma girişimi yoktur. Kendi kararıyla Erzincan jandarmasına teslim olmuştur. Bir başka yoruma göre Erzincan valisi aracılığıyla görüşmeye çağrıldığı Erzincan’da beraberindekilerle birlikte tutuklanır. Bazı yaşlılara göre gittiği Pülümür yöresinde ihbar edilip yakalatılmış ya da bu ihbar üzerine gidip teslim olmuştur. Kaynaklarda Eylül’ün 5‘inde veya 10‘unda yakalandığı yazılıdır. Seyit Rıza’nın yakalandığı haberini 13-14-15 Eylül tarihli Tan, Kurun, Ulus gibi gazeteler vermektedir. Yakalanışına ilişkin ilk haber 13 Eylül tarihli gazetelerde çıkar. Türk basını ve yetkilileri ondan “Dersim’in en ileri ve son sergerdesi“ diye sözederler. Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay Abdullah Alpdoğan’a bu başarısı nedeniyle kutlama mesajları gönderir, bunu Alpdoğan’ın tarihi bir başarısı olarak tanımlarlar.


Ekim ayı ortaları S. Rıza Erzincan’dan Elazığ’a götürülüp orda toplanmış bulunan diğer Dersimli esirlerle birlikte (toplam 58 kişi oldukları anlaşılıyor) askeri mahkemede Dersim’i isyana teşvikten ve bu isyana katılmaktan dolayı yargılanır. 15 Kasım Ekim ayı ortasında başlayan sözde yargılama 15 Kasım’da biter. 14 kişi beraat eder. Seyit Rıza da dahil 7 kişi idama, 37 kişi ağır hapis cezalarına mahkum edilir.


15 Kasım’da Seyit Rıza (1860/62-1937) ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte infaz edilirler. Bu altı kişi, S. Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Şeyhan reisi Usê Seydi, Demenan reisi Cebrail veya oğlu, Kureşanlı Hasan ve Haydaranlı Kamer Ağa’dırlar.


Seyit Rıza’yı bizzat götüren ve infazları izleyen İhsan Sabri Çağlayangil’in aktardığına göre Seyit Rıza’nın son sözleri şunlardı: Ewladê Kerbelayme [Kerbela evladı] Bêxetayme [Boyun eyme] Aybo, zulmo, cinayeto. [Bu zulüm ve Cinayete] Kente girmeye cesaret edemeyen Mustafa Kemal, bu sırada Elazığ garında infazların bitmesini beklemektedir.


Bu idamlarala birlikte 1937 yılı direnişi sona erer. Zamanın Başbakanı İsmet İnönü (İso Ker), Seyit Rıza ve beraberindekilerin idamı üzerine verdiği demeçte, “Dersim meselesini ortadan kaldırdık...Dersim müşkilesinden kurtulduk“ derken, Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, “Tarihe Gömülen Dersim’e Dair“ başlıklı 18 Kasım 1937 tarihli yazısında, “Senelerden beri adına Dersim denilen mesele tarihin ummanına katılmış ve ebeddiyen ölmüştür“ demektedir.


1938 YILI OLAYLARI (CELAL BAYAR'IN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ) 2 Ocak Dördüncü Genel Valiliğin Munzur-Merho-Mercan dereleri arasındaki bölgeyi ve Kalan Deresi havzasını boşaltma kararı ve bu kararı uygulama girişimi. Bunun üzerine Ovacık’tan gelen yedi jandarma devletin o tarihe kadar gizli tutulan asıl amacını ve 1937 direnişine katılmamış olmakla yaptıkları vahim yanlışı yeni farkeden Kör Abbas, Keçel ve Bal aşiretlerinden direnişçiler tarafından Mansul Uşağı Köyü’nde öldürülürler. Ardından Mercan Karakolu basılır. Bu sırada iki asker daha öldürülür. 1938 Ocağının başında sıranın kendilerine geldiğini anlayan adı geçen bölge aşiretleri ittifak halinde direnme kararı alırlar. “Askeri içimize sokmayalım, silahlanalım, ittifak yapmazsak hepimizi tek tek kıracaklar“ diyerek direnişe geçerler.


1937‘deki Kahmut Köprüsü baskını nasıl kasıtlı olarak birinci askeri harekatın sebebi gibi gösterildiyse, Mansul Uşağı Olayı da bazı kaynaklar tarafından 1938‘deki İkinci harekatın nedeni gibi sunulmaya çalışıldı. Her iki olay da TC ordusu tarafından birer bahane gibi kullanıldılar. 1938‘deki ikinci harekat çevre illerden orduların aktarılması ve diğer hazırlıklar nedeniyle, daha da önemlisi dış dünyanın tepkisini çekmeyecek daha uygun bir fırsatın kollanması sebebiyle ancak 11-12 Haziran’da başlar. 11-12 Haziran İkinci harekatın (1938 harekatı) başlangıcı. Her taraftan Dersim’e giren TC orduları Kalan-Merho-Mercan vadilerindeki halkı boşaltmayı amaçlar. Burası, Buyer Bava-Mahmunut Gediği-Birman Gediği-Keller Komu-Katır Tepe-Koçgölbaşı-Badikan-Karasakal noktaları arasındaki bölgedir. Yani Munzur-Mercan dağlarının hemen dibindeki İç Dersim’in en kuzey bölgesidir. Zel ve Kırmızı dağlar hattının kuzeyi de harekatın kapsamına alınır. Kısacası 38 harekatının asıl hedefi Asıl/Eski Dersim‘dir, Kalman Ocağı’dır. Böylece yerinden yurdundan edilmek istenen İç Dersimli bir ölüm dirim savaşına girişir.


19-22 Haziran Boşaltılmak istenen diğer bölge Ali Boğazı ve çevresidir. 19-22 haziran günlerinde bu bölgede oturan Koçan grubu aşiretleri (Koç, Şam, Resik) de direnişe geçerler. 19 Haziran’da Amutka Karakolu kuşatılır ve çevredeki Türk birliklerine saldırılır. Çarpışmalar 22 Haziran’a dek sürer. 22 Haziran’da Koçan aşiretleri Ali Boğazı’na sığınmak zorunda kalırlar. Uçak filoları Ali Boğazı’na bomba yağdırır. Ali Boğazı’ndaki çarpışmalarla ilişkili bir Dersim deyişinde şöyle denir: Bu deyişte Dersim hududu Kızılbaşlığın hududu olarak tarif edilir. Sivas ve Erzurum da Dersim’e dahil gösterilir. Dersim’in devletle kavgası kuşaktan kuşağa süren bir kavga olarak, Kerbala’nın devamı ve Yezit’le kavga gibi tarif edilmektedir. Kureyşanlılar’ın Şeyhan kabilesi ile Yukarı Abbas aşireti Koçanlılar’ı desteklemek için direnişe geçerler. Böylece direniş doğusu ve batısıyla tüm Dersim’e yayılır.


24-30 Haziran 24 Haziran günü İç Dersim’deki Dolu Baba (Tujik) işgal edilir. Ordunun köylerini ateşe verip halkını boşaltmaya çalıştığı Kırgat, Boduk, Midrik, Mitgel, Hotar, Ariki, Tenkali, Meraş, Keçeler köyleri ve Hikü mezrasının silahsız sivil halkı balta ve küreğe sarılır. Baltalı kürekli bu muharebe 28 Haziran’da kanla bastırılır. 29 Haziran’da Karasakal zirvesi işgal edilir. Reşat Hallı’nın verdiği rakkama göre 11-12 Haziran’dan 29 Haziran’a kadar tam 60 köy boşaltılır ve yakılır. Köyler ve ormanlar ateşe verilir, hayvanları dahil halkın nesi varsa “ganimet“ (ganimet, düşmandan ele geçirilen mala denir) olarak gaspedilir, sivil halk ve direnişçiler kurşuna dizilmek veya batıya sürülmek üzere “esir“ (düşmanın ele geçirdiği insanlar) edilip belirli noktalarda toplanır.


Başbakan Celal Bayar, 29-30 Haziran 38‘de TBMM’de yaptığı konuşmada “ordularımız pek yakın zamanda...Dersim mıntıkasının sakinlerini tamamen kaldıracak ve bu meseleyi esasından kesecektir“ der. Temmuz 2 Temmuz‘da asker Ahpanos, İksor ve Tujik dağına hücum eder. Çetin bir muharebenin sonucunda Tujik zirvesi işgal edilir. Kaçış yolları kapatılıp bir uçak filosu eşliğinde tek çıkış yolu olarak kasıtlı şekilde açık bırakılan Kalan Deresi’nde kırım yapılır. Devletin “haydut“ diye sözettiği 3 direnişçi kendilerini uçurumdan atarlar. 14-16 Temmuz’da Kalan ve Demenan direnişçilerinin imhasına çalışılır. Mağaralar ayrı ayrı abluka edilir. Kalan Deresi ve Demenan mıntıkası kasıp kavrulur. Ardından İç Dersim’de 1938‘deki zorlu muharebelerin ağıtlara konu olan en ünlüsü, Laç Deresi (Dere Laçinu) muharebesi olur.


Laç Vadisi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi 19-24 Temmuz günleri arasında yeralır. Dersim’in en namlı silahşörleri Laç’ta birlikte dövüşür ve yarım asırdan çoktur dilden dile dolaşan bir destan yaratırlar. TC ordusunun hedefi direnişin son sığınağı olan Laç Deresi’ni ele geçirmekti. Üç dört koldan kuşatılan Laç Deresi inatla direnir. Sonunda direniş kırılırsa da sade halk arasında direnişçilerin intikamlarını fazlasıyla aldıkları inancı yaygındır: “Ma hefe xo quret, hefe tayine ki serra quret“. Halk, direnişçilerin tüfeklerinin arkasında yiğitçe düştükleri için onur duymaktadır: Mordem uyo ke pe tıfonge hode bımıro! Direniş kırıldıktan sonra vadinin tabanındaki mağaralar ve kayalıklar kuşatılır. Top ve makinalı ateşi ve tahrip kalıpları atılarak bu mağaralar içindekilerle birlikte imha edilir. Dışarı fırlayanlar vahşice öldürülür. Kimisi kendisini Munzur Suyu‘na atarak intihar eder. 19-24 Temmuz arasındaki çarpışmalarda Laç’ta 216 direnişçi katledilir. Kırık Mağara’da dinamitle imha edilmekten korkan ve R. Hallı’ya göre aralarında Demenan’ın en önemli kolbaşılarından Hese Gewe ile Demenan reisi Cebrail Ağa’nın oğlu Hüseyin’in de bulunduğu 42 direnişçi teslim olur.


Ardından 27-30 Temmuz günleri arasında Mameki ve Erzincan tugayları ile Haydaran bölgesine yönelinir. Vartinik, Göldağı, Zel Dağı, Hengırvan, Zağge, Aşağı Rabat, Kutu Deresi girişi, Kerenko, Karasakal ve Buyer Bava’yı kapsayan tüm bölge kuşatılır. 1-10 Ağustos Kuşatılan Haydaran bölgesindeki tüm direnişçiler mağaralarda sıkıştırılır. 100‘den çok direnişçi öldürülür. 2-3 Ağustos’ta mağara ve kaya kovukları aranır. Çok sayıda direnişçi ve hayvan imha edilir. Hayvanlar ve eşyalar müsadere edilir. Direnişçi köyler yakılır. Ardından sıra genel bir taramaya gelir. 10-31 Ağustos (“Üçüncü Askeri Harekat“) Bu harekat toplama, toplu halde kurşuna dizme ve 1931‘de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda planlanan Batıya toplu sürgünün hayata geçiriliş safhasıdır. Bu tarihler arasında Dersim’in her tarafında aynı anda başlatılan ve amacı “girilmemiş hiç bir yer bırakmamak“ olan genel bir operasyon yapılarak ‘yasak bölgeler‘in içinden ve dışından en az 5-7 bin kişinin (aşiret reisleri, kolbaşılar, seyitler ve aileleri) batı illerine nakli ve iskanı başlatılır.


Dördüncü Genel Müfettişliğin önerisi ve içişleri Bakanı’nın onayı ile yerleşime yasaklanan, sürgün ve iskanı kararlaştırılan bölgeler iki adettir: 1-Kutudere-Kırmızıdağ-Haçılıdere hattından Mercan dağları eteğindeki Karacakale’ye kadarki bölge, 2-Ali Boğazı ve çevresi, yani Koçan bölgesi. Bu sırada her yanda terör estirilir. 12 Ağustos’ta bir uçak filosu Ali Boğazı’nı bombalar. 13 Ağustos’ta Kırmızı Dağ çevresindeki çatışmalarda 300 direnişçi öldürülür. Aynı gün Ali Boğazı ve Tağar Deresi tabanındaki harekatta komlar yakılır, hayvan sürüleri gaspedilir. 14 Ağustos’ta 83 Demenanlı ve Haydaranlı direnişçi öldürülür. 15 Ağustos’ta Laç Deresi tabanında yeni bir tarama yapılarak 281 Demenanlı ve Haydaranlı öldürülür. Batıya nakledilmek üzere toplanan Yusufanlılar’ın 149‘u imha edilir. 15 Ağustos’ta Zımeq ve çevresinde çok sayıda direnişçi (“asi“) imha edilip köyleri yakılır.


Batıya sürülmek üzere insan avına çıkan 41. Tümen Deşt yöresindeki köylerde direnişle karşılaşır. Direndikleri ve direnişçilere yataklık ettikleri gerekçesiyle Zımek/Zımbık, Xeç, Kirnik ve Bornak köylerinden 395 kişi öldürülür. Şıxmamed aşiretinin merkezi Hiç (Xeçe) köyüne bir gece baskını yapılarak top-mitralyöz ateşi ve süngüyle toplu kırım yapılır. Hiç ve Zımek toplu kırımı işte bu sırada, 15 Ağustos günü yapılmıştır. Yine 15 Ağustos günü Çukur ve Pah civarındaki taramada çok sayıda Haydaranlı imha edilir. 31 Ağustos’ta yeni bir tarama hareketiyle esir edilmiş olan binlerce kişi kafileler halinde Batıda saptanan yerlere sevkedilirler. Hozat’a getirilen Karaca seyitleri ve halkı makinalı tüfeklerle katledilir. Sanırım Sarı Saltıklı Seyit Seyfi Dede de bu olayda öldürülür. Böylece 31 Ağustos’ta askeri harekat tamamlanır.


KAYNAK: DersiM HaBeR Ajansı 2007

8 Ağustos 2007 Çarşamba

KİMLİK, KÜLTÜR VE KÜLTÜREL ÖZGÜRLÜK



Katliamcı, asimlasyoncu, ve inkarcı (Türkçü ve Kürtçü) politikalara karşı Dersim’in çok ağır bir tahribata uğramış etnik-kültürel kimliğini korumak üzere çaba sarfeden insanlarımıza destek vermek her Dersimlinin en başta gelen görevi olmalıdır. Dersimlilerin bu ölüm-kalım savaşını kazanabilmeleri için bir manifestonun ilan edilmesinin gereğine inanıyorum.
Manifesto prensiplerimizi, hedeflerimizi ve o hedeflere ulaşmak için hangi araçları kullanmamız gerektiğini açıklar. Dersimlilerin Diriliş Manifestosu’nda neler olmalı? Bu soruya rasyonel bir tartışma aracılığıyla genel kabul gören bir cevap verebiliriz. Benim bu konudaki önerilerim şunlardır:

1) Manifestonun amacı Dersimlilerin politik düşüncelerine bir homojenlik kazandırmak veya bir nevi etnik-kültürel bir ideoloji oluşturmak değildir. Dersimliler politik homojenlik yanlısı değildirler. Politik pluralizm politik tek seslilikten daha iyidir. Örneğin Dersimlilerin bir kısmının pazar ekonomisinden, bir kısmının sosyal demokrasiden bir kısmının da sosyalizmdan yana olması gayet doğaldır. Keza ideolojiler rasyonel tartışmaya açık olmayan kapalı sistemlerdir. İdeolojiler hemen her soruya verilmiş hazır ve yekpare cevapları içerirler. Bunun dogmatizm ve otoritarizmle sonuçlanması kaçınılmazdır. Dersimlilerin ne politik tek sesliliğe ne de ideolojilere ihtiyacı vardır.

2) Dersimliler etnik-kültürel, sosyal, ekonomik ve politik sorunlarının çözümünde çağdaş sosyal bilimlerden azami derecede yararlanmalıdırlar. Bilim, rasyonel tartışmaya, akla, mantığa, deneye ve kanıta dayanır. Bilimsel sınavdan başarıyla çıkmış hazır bir teori yoktur. Özellikle Marksizmin bilimsel bir teori olmadığının vurgulanmasında özel bir yarar vardır. Çünkü Marksizmin bilimsellik iddiası hâlâ Dersimli gençlik arasında şu veya bu ölçüde etkili olabilmektedir.

3) Dersimlilerin politik tercihlerini her zaman radikal projelerden veya devrimden yana yapmaları şart değildir. Büyük çaplı radikal projeler yararsız, ütopik ve tehlikelidirler. Dersimliler küçük ama somut yahut gerçekleştirilebilir olan projelerden yana olmalıdırlar. Dersimlilerin “ulusal” veya “proleter devrim” gibi radikal ve tehlikeli projeleri gerçekleştirme gücü ve niyeti yoktur. Dersimlilerin omuzuna hâlâ bu tip projeleri yüklemek isteyen insanları aklın ve mantığın yoluna çağırmak gerekir. Bu gibi bir çağrıyı dikkatte almamaları durumunda bu insanları bu yönüyle hiç mi hiç ciddiye almamak gerekir. Dahası, bu insanlara sağduyusunu yitirmiş, realiteyle bağını koparmış, idrak mekanizması dumura uğramış, cahil olduğu halde büyük sırlara vakıfmış gibi çalım satan zeka-özürlüsü muamalesi yapmak gerekir.

4) Dersimliler Kızılbaştırlar. Çoğunluğu Kirmancki/Zazaki konuşur. Dersim’de Kırdaşki de konuşulur. Dersimlilerin Sünni Zazalarla dil birliği vardır. Dersimliler Kırmancki ve Kırdaşki konuşan kesimleri arasında her hangi bir ayrım yapmazlar. Dersimliler “biz” yahut Kırmanciye derken Kırmancki ve Kırdaşki konuşan Kızılbaşları kastederler. Dersimlilerin ayrıca Alevi Türkmenlerle de tarihsel-kültürel bir bağı vardır. Dersimlilerin kültürel kimliği çok yönlüdür. Dersimliler kültürel özgürlüklerini hiç bir zaman başka gruplara veya halklara yeni bir kimlik dayatma şeklinde ifade etmemişlerdir. Sünni Zazaların yine sünni Zaza, Kürtlerin yine Kürt ve Türklerin yine Türk kalmasında hiç bir sorun yoktur. Kimse bizim tarifimize göre pozisyonunu yeniden gözden geçirmek veya yeni özellikler kazanmak zorunda değildir. Bizim kimlik tarifimizin hasımhane bir yanı yoktur. Dersimliler herkesi olduğu gibi kabul ederler. Dersimliler aynı biçimde kendilerine dışardan veya içerden yeni kimlik önerenleri şiddetle reddetmelidirler. Dersimliler bu çerçevede yapılan tartışmaların büyük çogunluğunu, inkarcı-ırkçı (Türkçü veya Kürtçü) ve terbiyesiz bulurlar. Dersimliler her normal halk gibi atalarının kültürel kimliklerini çocuklarının kültürel kimliği olmasını isterler. Kırmancki ve kızılbaşlık en temel iki unsurdur. Dersimlilerin kimliğini en iyi aşağıda adı geçen (katledilen 60 bin insanimizi temsilen) tarihi şahsiyetlerin kimlikleri sembolize etmektedir:

...UŞÊNÊ YIVRAİMİ, RAYVER UŞÊ, ALİYÊ MİRZALİYÊ SILEMANİ, CIVRAİL AĞA, LAZÊ CIVRAİL AĞAY HESEN AĞA, LAZÊ QEMER AĞAY FINDIQ AĞA, WUŞÊNÊ SEYDİ, HESENÊ YİVRAİMÊ QIJİ, SEY RIZA, YIVİSÊ SEY KHALİ, MIRZÊ SILÊ HEMİ, CIVÊ KHÊJİ, HESÊ GÊWE, SILO PHIT, ALİYO QIZ, HESÊ KHALÊ GONCİ, QEMER AĞAÊ MUREXANU, ÇÊ XIDIRÊ PHEDIJİ, ALI SÊR EFENDİ, HERMETA ALİ SÊR EFENDİ ZERİFE XANIME, BESA ŞİAE, SENGAL XANIME, MELEK XANIME, LAZÊ SEY RIZAY. SAAN AĞA, QOPO AĞA, MUZUR AĞA, ALİYÊ GAXİ, ALİ EFENDİYÊ QILAÇİ, XIDÊ ALÊ İSME, XELİL BEG, SOÊ WUSEN BEG, WELİYÊ WUŞÊNÊ YIMAMİ, ÇÊ RAYVERÊ QIJİ, SEY QAJİ, ALAWERDİ, SILO QIZ, SEY WUŞÊ...

5) Hümanizm, demokrasi ve insan hakları Dersim kültürünün temel yapı taşlarıdırlar. Dersimliler her türlü ırkçılığı, dinsel fanatizmi, şovenizmi ve kabileciliği reddederler. Dersimliler kültürleri, dilleri ve dinleri ne olursa olsun bütün insanlar arasında rasyonel bir iletişimin ve tartışmanın mümkün olduğuna inanırlar. Herkes aklıyla düşünür. Kimse diniyle veya kanıyla düşünmez. Bir iddianın realiteyi yansıtıp yansıtmadığı evrensel olarak, yani bütün insanlar için objektif ve geçerli sayılabilecek bir tarzda çözüme kavuşturulabilir. Kültürler veya dinler savaşı kaçınılmaz değildir.

6) Dersimlilerin hümanizmi rasyonel bir hümanizmdir. Duyguya değil akla dayanır. Baskı altında ve acı çeken bütün insanların duygularını her zaman paylaşamayız. Bu bizim için çok yıpratıcı olur. Her acıyı bu kadar yakından hissedersek akli yeteneklerimizi kullanamayız ve dolayısıyla kimseye yardım edemeyiz. Ama herkesle, özellikle komşularımızla ilgiliyiz. Örneğin Türklerin son derece anti-demokratik, şovenist, mafyacı ve militarist olan politik kültürüyle yakından ilgilenmek zorundayız. Türkler cinayete, katliama, işkenceye, tecavüze, yakıp yıkmaya ve sürgüne dayanan devlet anlayışlarını değiştirseler bu çok iyi olur. Keza Kürtlerin kültürleri içinde bir dizi insanlıkdışı unsuru taşıyor. Örneğin Kürtler tecavüze uğramış 11-12 yaşlarındaki kızlarını namus temizleme adına öldürmeseler iyi olur. Keza Kürtler Kürt canilerle Türk caniler arasında herhangi bir ayrım yapmadan tüm işkence ve cinayetleri mahkum etseler bu çok iyi olur. Mağduru kendi başına maruz kaldığı zulüm hümanizm öncüsü yapmaz. Her kosul altında demokratik bir vicdan sahibi olmak ve zalime zalimleşmeden cevap vermek gerekir.

7) Kürtler ve Türkler İslamın daha az saldırgan bir yorumunu yapsalar bundan memnun kalırız. Anadolu’da İslam ve Türklük (Osmanlılık) adına ortaklaşa işlenen insanlıkdışı suçların bir muhasebesini yapmanın zamanı gelmiştir. Bugünkü Kürdistan’ın büyük kısmı daha 1915’e kadar Ermenistan’dı. Ermeni katliamında birinci dereceden sorumlu Türkler, ikinci dereceden sorumlu Kürtlerdir. Kürtlerin Ermeni konaklarına yerleştirilmesi yalnızca Türklerin alicenaplığını değil, fakat aynı zamanda Kürtlerin ortaya koydukları “yararlı olma” durumunu gösterir. Katledilen Ermeni kadınlarının ve çoçuklarının fotoğraflarına bakınca bunu görüyoruz. Onun içindir ki dili olsaydı bu kadınlarının ve çoçukların “sen kesinlikle dogruyu söylüyorsun” derlerdi.

8) Türklerin ve Kürtlerin sorunları bizi yakından ilgilendirir, ama biz Türk veya Kürt rolünü üstlenmemeliyiz. Türkçülük veya Kürtçülük bizim işimiz değildir. Türkçü ve Kürtçü politik partilerde ve örgütlerde bizim yerimiz yoktur ve olmamalıdır da. Türkçü ve Kürtçü parti ve kuruluşlar bizim nasıl bir kimliğe sahip olmamıza karar veremezler. Türkçüler ve Kürtçüler bize karşı artık saygılı olmak zorundadırlar. Biz işgalci askerlerle yerli kızların birleşmesinden türemiş ne idüğü belirsiz ve bize dayı ve amca olmak isteyenler tarafından çekiştirilen bir grup değiliz. Bizim bir tarihimiz, kültürümüz, şahsiyetimiz ve ülkemiz var.

9) Batı Avrupa medeniyeti ile bizim kültürel kimliğimiz arasında çok sayıda büyük parallelikler vardır. AB bize yardım edebilecek bir kuruluştur. Avrupa halkları kültürel olarak bize çok yakındırlar. Kapitalizmin adaletsizliklerine yönelik eleştirilerimiz Avrupa devletlerinin bizim için bir hayli önemli oldukları gerçeğini karartmamalı. Bu gibi “tavizsiz” bir anti-kapitalizm yanlısı olmak akılsızca bir harekettir ve bu tutum sonuçta yalnızca bizi imha etmek isteyenlerin işine yarayabilir. Derdimizi ifade edebileceğimiz her Avrupa kuruluşunun kapısını çalmakta terreddüt etmemeliyiz. Bizim mücadele metodlarımız Avrupa hukuk sistemi içinde meşru görülenleri aşmamalıdır.

10) Türk devletiyle veya diğerleriyle sorunlarımızı Avrupa nezdinde tartışmamızın çok büyük bir önemi vardır. Bu uzun vadede muhataplarımızı rasyonel bir tartışmanın kurallarına uygun davranmaya zorlar. Her şeyin prüzsüz bir biçimde çözüme kavuşturulabileceği beklenemez, ancak Avrupalıların doğrudan tartışmaya girmesi muhataplarımızın keyfi olmalarını ciddi bir biçimde engeller. Örneğin Türk devleti, Türk üniversiteleri, Türk politik partileri, Türk medyası, yani kısacası hemen herkes Ermeni katliamını inkar ediyor. Pek çok Avrupa devleti söz konusu inkarcılığı insanlıkdışı ve kriminal bir tutum olarak tanımlıyor. Türkler bu tutumlarıyla bu ülkelerde tutuklanırlar. Tıpkı Holocaust’u inkar eden Nazizm yanlıları gibi. Böylece Türklerin azınlıklara reva gördükleri ve son derece normal saydıkları politikaların aslında hiç de normal olmadığını öğrenmelerinin imkanı doğuyor. Oysa düne kadar Türklerin yaptığı katliamları dile getirenler desteksiz, caresiz ve yalnızdılar. Türkler bu insanları ya öldürüyorlardı ya da işkencelerden geçirerek hapis cezasına mahkum ediyorlardı.

11) Türklerin tartışmalarda ordu, polis veya MİT’i kullanması gittikçe artan bir bir biçimde zorlaşıyor. Türkler Avrupa kamuoyunu, Avrupalı hukukçuları, politikacıları, gazetecileri, tarihcileri ve bilim adamlarını terörle korkutamazlar. Türkler karşı tarafı ikna etmek için yalnızca argüman öne sürebilirler. Keza Avrupa’da ne M. Kemal, ne de Türk ulusu yüce varlıklar olarak kabul edilmektedir. Türklerin kendi kendilerine atfettikleri yücelik sıfatı herhalükarda bir argüman değildir ve bu nedenle rasyonel bir tartışmada kullanılamaz. Herkes Türklerin kölesi değildir. Efendinin köleleriyle tartışma sürecinde yaptığı keyfilikleri tekrarlaması onun yalnızca irrasyonelligini ve tartışma ahlakına uygun davranmadığı gösterir. Türkler medenileşebilirler ama barbarlıkların savunulması suretiyle bu işin başarılması imkansızdır.

12) Dersimlilerin maruz kaldıkları zülmün ve katliamların dosyasını hazırlamanın ve barbarı medeniyete şikayet etmenin zamanı gelmiştir.
Mehmet YILDIZ
Dersim Forum

Seyit Rıza'nın Mezarı


Elazığ Valiliği, 69 yıl önce idam edilen lider Seyit Rıza'nın mezarını bulmak için kızı Polat'ın yaptığı başvuruyu, "Süresi içinde dava açmadınız. Taraf değiliz. Kayda rastlamadık" şeklinde yanıtladı.
Avukat Aygün "AİHM'ye kadar gideceğiz" dedi. Devlete başkaldırdığı gerekçesiyle bundan 69 yıl önce Elazığ'da idam edilen Dersimli Onderi Seyit Rıza'nın mezarının bulunması kolay olmayacak.
Geçen yıl Elazığ Valiliği'ne başvuran Seyit Rıza'nın kızı Leyla Polat, "Süresi içinde dava açmadınız. Davaya konu olayda Valiliğimizin taraf sıfatı yok" yanıtını aldı.

Valilik: Hiçbir kayda rastlamadık
Valilik, belediye, savcılık ve sağlık müdürlüğüne başvurarak arşivlerin araştırılmasını ve bilgi verilmesini talep etti fakat bir kayda rastlanmadığı açıklandı.

Bunun üzerine Haziran sonunda Elazığ İdare Mahkemesi'ne başvuran Polat'ın avukatı Hüseyin Aygün, dilekçesinde "Seyit Rıza'nın cenazesinin istenmesi insani bir taleptir. İdareden para ve tazminat istemiyoruz. Bu talep zamanaşımıyla sınırlandırılamaz" dedi.

Dilekçesinde infazlara tanık olduğu savunulan İhsan Sabri Çağlayangil'in mezarın Elaziğ'da bulunduğuna dair sözlerine atıf yapan ve kaynak olarak İsmet Bozdağ'ın Truva Yayıncılık'tan çıkan "Kürt İsyanları" kitabını gösteren Aygün, İdare Mahkemesi'nde mezarın yerinin Meclis ve Genelkurmay Başkanlığı'na sorulmasını da talep etti.
Sonuç alınmazsa AİHM'e gidilecek

Aygün, sonuç alamazsa başvuruyu Danıştay'a, talebin karşılanmaması durumunda da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşımayı düşünüyor.
Mezar yerinin bulunmasından çok umutlu olmadıklarını ifade eden Aygün, "Cumhuriyetin kuruluş yıllarında meydana gelen bütün Kürt hareketlerini takiben yapılan infazlar sonrası cenazeler verilmedi" dedi.

Seyit Rıza ve arkadaşları, Elazığ Örfi Mahkemesi'nin verdiği karar ile "idam" cezası ile cezalandırılmış, hüküm 18 Kasım 1937 günü Elazığ'da infaz edilmişti.
Dönemin şartlarında infaz sonrası cenazeler ailelere verilmediği gibi bugüne kadar müvekkiller cenazeler konusunda bilgilendirilmedi. Sonuç olarak Seyit Rıza'nın nereye gömüldüğünü kimse bilmiyor. (EÖ/EÜ)
BİA, Erol ÖNDEROĞLU 01/08/2007